Kapının önünde duran genç en fazla 20 yaşındaydı

“Dövmeli genç sadece 300 lira istedi, ama yaşlı kadın bütün mahallenin görmezden geldiği gerçeği ortaya çıkardı.” — Carmen Hanım, sadece 300 lira eksik kaldı. Karşı bahçedeki çimleri biçerim, arka avluyu temizlerim, kenarları da pırıl pırıl yaparım. Yemin ederim, yarı yolda bırakmam. Carmen Yılmaz daha elini kapıya koymuştu, kapıyı kapatmak üzereydi. Kapının önünde duran genç en fazla 20 yaşındaydı. Kolları dövmelerle kaplıydı, üstünde bol gri bir tişört, çamura bulanmış botlar ve çalışırken bile zorlandığı belli olan eski bir çim biçme makinesi vardı. Ankara’nın Sincan ilçesindeki kenar mahallelerden birinde yaşıyordu Carmen. Tek katlı evinde yalnızdı. Komşuların her şeyi herkesten önce bildiği, küçük ama acımasız bir sokakta… Kalçası kırıldığından beri bahçesi kontrolden çıkmıştı. Çimler adeta ormana dönmüştü. Begonviller demir kapıyı sarmış, evi gizlemeye çalışıyordu. Kuru yapraklar girişe yığılmış, taş patika bile görünmez olmuştu. Komşusu Refika Hanım belediyeye şikâyet etmişti. “Kötülüğümden değil,” diyordu Carmen kendi kendine. Ama belediyeden gelen kâğıt canını yakmıştı: “Çevreye rahatsızlık.” Artık yaşlılığa bile böyle diyordular. Bu yüzden kapıda dövmeli genci görünce ilk refleksi güvensizlik oldu. — 300 lira mı? — diye sordu, kapıyı tam açmadan. Genç hızlıca başını salladı. — Evet abla… Bugün lazım. Bedava istemiyorum. Çalışacağım. “Bugün” kelimesi Carmen’in içine saplandı. “Sonra” dememişti. “Bir ara” dememişti. Bugün demişti. Sanki yetişmesi gereken bir şey vardı. — Adın ne senin? — Emir. — Nereden biliyorsun benim adımı? Genç paslı posta kutusunu gösterdi. — Üzerinde yazıyor: Carmen Yılmaz. Ama isterseniz sadece abla derim. Carmen istemsizce gülümsedi. — Servis kapısından gir. Açık. Emir derin bir nefes aldı. — Sağ olun abla… gerçekten. Carmen içeri girdi ama tamamen uzaklaşmadı. Perdeden izliyordu. İşi yarım bırakacak, biraz yapıp parasını isteyip gidecek sanıyordu. Ama Emir öyle çalışmadı. Önce ön bahçe… sonra yan taraf… sonra arka bahçe… Makine takıldığında tekme atmadı, sövmedi. Eğilip temizledi, motoru kontrol etti, tekrar başladı. Telefonuna bakmadı. Pencerelere dönüp bakmadı. Sadece çalıştı. Bir süre sonra Carmen kendinden utandı. Sanki bir hırsızı izler gibi bakıyordu. Mutfakta soğuk hibiskus şerbeti hazırladı, iki poğaça ısıttı. — Emir, gel bir şeyler iç. Makineyi aniden kapattı. — Bir şey mi yanlış yaptım? — Hayır. Çok iyi yapıyorsun. Ama taş değilsin sen. Genç bardağı iki eliyle tuttu, neredeyse tek nefeste içti. Yakından bakınca korkutucu değildi. Yorgundu. Gözlerinin altı çökmüştü, dudakları çatlamıştı. Carmen’in gördüğü dövmeler artık tehdit değil, ağır bir hayatın iziydi. — Çok çalışıyorsun — dedi Carmen. — Mecburum. — Okuyor musun? Genç gözlerini kaçırdı. — Artık hayır. Carmen eski bir öğretmen refleksiyle, söylenmeyeni anladı. Israr etmedi. — Biraz dinlen. — Dinlenemem abla. Eczaneye gitmem lazım. Yine aynı aciliyet. İş bitince bahçe bambaşka olmuştu. Çimler dümdüz, kenarlar tertemiz, giriş süpürülmüş, poşetler dolmuştu. Emir makineyi getirdi. — Bitti abla. 300 lira. Carmen cüzdanını çıkardı. Ama 300 vermedi. 2000 lira verdi. Emir dondu kaldı. — Yok abla, olmaz. — Olur. — Bozuğum yok. — Gerek yok. — Ben 300 demiştim. — Ben de emeğini gördüm.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.