Kayıp Sandığı Annesi Barakada

Deniz o an nefes alamadı. Mete hâlâ Meryem’in eteğine tutunmuştu. Ayşe Hanım ise oğlunun elini bırakmıyordu.“Anne,” dedi Deniz, sesi titreyerek. “Ben seni Kadıköy’de sanıyordum. Orhan bana her ay fotoğraf gönderiyordu. Doktor kontrollerin yapılıyor diyordu. Senin iyi olduğunu söylüyordu.” Ayşe Hanım başını eğdi.Omuzları sarsıldı. “Ben sana ulaşamadım oğlum.” “Nasıl ulaşamadın anne? Telefonun vardı. Adresin vardı. Ben Almanya’daydım ama her ay aradım.” Meryem acı bir gülümsemeyle duvara baktı. “Sen hep kapalı bir telefona aradın Deniz.” Deniz ona döndü. “Ne demek bu?” Meryem cevap vermedi. Ayşe Hanım öksürmeye başladı. Öyle derin, öyle yırtıcı bir öksürüktü ki konuşma bir anda kesildi. Beyaz mendilin üzerine kan bulaştı. Deniz’in doktor tarafı refleksle devreye girdi. Hemen çantasını açtı. Stetoskopunu çıkardı. “Anne, otur. Derin nefes almaya çalışma. Yavaş… yavaş…” Ayşe Hanım’ın göğsünü dinledi. Ciğerlerinden gelen ses, Deniz’in içini buz gibi yaptı. Bu sadece basit bir soğuk algınlığı değildi. Bu, uzun zamandır ihmal edilmiş bir hastalığın sesiydi. “Ne zamandır böyle?” diye sordu. Ayşe Hanım gözlerini kaçırdı. Meryem cevap verdi. “Altı aydır kötü. Son iki aydır kan tükürüyor.” Deniz’in gözleri doldu. “Altı ay mı?” Meryem dudaklarını ısırdı. “Para yoktu Deniz. İlçedeki doktora götürdüm. Film istedi, tahlil istedi. Ama sonra ilaçlar, yol parası, Mete’nin okul öncesi masrafları…” Sesi kırıldı. “Ben yetişemedim.” Deniz başını iki yana salladı. “Sen neden bana yazmadın?” Bu kez Meryem’in gözleri öfkeyle doldu. “Yazdım.” Deniz dondu. “Ne?” “Ben sana yazdım. Defalarca. Hamileyken de yazdım. Ayşe anne hastalandığında da. Ama sen cevap vermedin.” “Ben senden sadece bir e-posta aldım,” dedi Deniz. “Bebeği kaybettiğini, geri dönmememi, artık biz diye bir şey olmadığını yazmıştın.” Meryem’in yüzü bembeyaz oldu. “Ben öyle bir e-posta göndermedim.” O söz evin içinde taş gibi düştü. Mete olan biteni anlamıyordu. Ama odadaki acının ağırlığını hissediyordu. Küçük elleriyle Meryem’in eteğini daha sıkı tuttu. “Anne, doktor kızdı mı?” Meryem hemen eğilip oğluna sarıldı. “Hayır canım. Kimse sana kızmadı.” Deniz’in bakışları Mete’ye kaydı. O küçük yüz. O kaşlar. O gamze. O yaşta bile gözlerinde taşıdığı ağır ciddiyet. Deniz fısıldadı: “Mete benim oğlum mu?” Meryem gözlerini kapattı. Bir damla yaş yanağından süzüldü. “Evet.” Deniz’in dizlerinin bağı çözüldü. Duvara tutundu. Dört yıl. Dört yıl boyunca bir oğlu olduğunu bilmeden yaşamıştı. İlk adımlarını görmemişti. İlk kelimesini duymamıştı. İlk ateşinde başında beklememişti. Oğlunu ilk kez bir sağlık çadırında, yırtık ayakkabılarla yardım isterken görmüştü. “Bana neden söylemedin?” dedi. Sesi suçlayan bir ses değildi artık. Yıkılmış bir adamın sesiydi. Meryem ağlayarak başını kaldırdı. “Söyledim Deniz. Sana ulaşmaya çalıştım. Orhan abi bana senin Almanya’da yeni bir hayat kurduğunu söyledi. Bebeği istemediğini söyledi. ‘Deniz’in kariyerini mahvetme, yoksa seni mahkemelerde süründürür’ dedi.” Deniz’in yüzü değişti. “Orhan mı?” Ayşe Hanım hıçkırdı. “Her şeyi o yaptı oğlum.” Deniz yavaşça annesine döndü. “Ne yaptı?” Ayşe Hanım’ın sesi titriyordu. Ama bu kez susmadı. “Sen Almanya’ya gittikten sonra Orhan evin başına geçti. Başta iyiydi. ‘Annem bana emanet’ dedi. ‘Deniz uzakta, ben bakarım’ dedi. Ben de inandım. Sen her ay para gönderiyordun ya… ‘Annenin ilaçlarına gidiyor’ diyordu. Ama para bizim elimize geçmedi.” Deniz’in nefesi hızlandı. “Ben ayda on bin lira gönderiyordum.” Meryem başını kaldırdı. “Biz bazen ekmek parası bulamıyorduk.” Deniz yumruklarını sıktı. Ayşe Hanım devam etti: “Sonra evraklar getirdi. ‘Kadıköy’deki ev için tadilat izni gerekiyor, imzala’ dedi. Gözüm iyi görmüyordu. Güvendim. Meğer vekâletmiş. Evi satmış.” Deniz’in sesi boğuk çıktı. “Bizim evimizi mi?” Ayşe Hanım başını salladı. “Babanın hatırası olan evi.” Meryem ekledi: “Satıştan sonra Ayşe anneye ‘Sen köyde daha iyi bakılırsın’ dediler. Beni de o sırada hastaneden yeni çıkmıştım. Mete doğmuştu. Bebeğim sarılık olmuştu. Orhan abi beni aradı. ‘Deniz çocuğu kabul etmiyor. Kayınvalideni de al git. Bu ailenin yakasından düş’ dedi.” Deniz’in gözleri kan çanağına dönmüştü. “Benim ağzımdan mı söyledi bunu?” Meryem başını salladı. “Evet.” “Sen inandın mı?” Meryem acıyla güldü. “İnanmak istemedim. Ama sen de hiç dönmedin Deniz. Hiç aramadın. Hiç kapımıza gelmedin. Ben bir yandan doğum sonrası ayakta durmaya çalışıyordum, bir yandan anneni sokakta bırakmamak için uğraşıyordum. Sana yazdığım e-postalar geri dönüyordu. Telefonun değişmişti. Sosyal medya hesapların kapalıydı. Orhan abi bana ‘Deniz seni istemiyor’ dedikçe… sonunda içimde bir şey kırıldı.” Deniz elini yüzüne kapattı. Gerçek, insanın üzerine bir anda düşmüyordu. Parça parça kesiyordu. O an beş yıl boyunca inandığı her şey yıkıldı. Eski karısının onu terk ettiği yalanı. Bebeğinin öldüğü yalanı. Annesinin güven içinde yaşadığı yalanı. Ağabeyinin aileyi koruduğu yalanı. Hepsi bir barakanın toprak zeminine döküldü. Mete yavaşça ona yaklaştı. Küçük parmaklarıyla Deniz’in önlüğünü tuttu. “Doktor bey,” dedi usulca. “Babaannem ölmeyecek değil mi?” Deniz’in kalbi parçalandı. Dizlerinin üzerine çöktü. İlk kez oğlunun göz hizasına indi. “Ben elimden gelen her şeyi yapacağım,” dedi. Mete dudaklarını büktü. “Sen iyi doktorsun değil mi?” Deniz’in gözlerinden yaş aktı. “Bilmiyorum koçum,” dedi. “Ama bugün iyi olmaya çok çalışacağım.” O gece Ayşe Hanım’ı sağlık çadırına götürdüler. Deniz ekipten ambulans istedi. Köylüler kapı önlerine çıkıp baktı. Meryem utanarak başını eğdi. Deniz bunu gördü. Hemen onun yanına geçti. “Başını eğme,” dedi. Meryem ona bakmadı. “Bütün köy konuşacak.” “Konuşsunlar.” “Deniz…” “Sen benim anneme bakmışsın. Oğlumu büyütmüşsün. Yıllarca yalanların altında ezilmişsin. Utanacak biri varsa sen değilsin.” Meryem’in dudakları titredi. Bu cümleyi yıllarca beklemiş gibi gözlerini kapattı. Ayşe Hanım ilçe hastanesine sevk edildi. Tomografi, kan tahlilleri, balgam testi… Deniz bir doktor gibi hızlı hareket ediyordu ama her sonuç bekleyişinde içindeki oğul paramparça oluyordu. Tanı ağırdı. İleri derecede akciğer enfeksiyonu. Beslenme yetersizliği. Tedavi edilmemiş kronik bronşit. Ama en azından hâlâ umut vardı. Doktor arkadaşı ona dürüstçe konuştu. “Deniz, geç kalınmış. Ama imkânsız değil. İyi bakım, düzenli ilaç, temiz ortam ve zaman gerekiyor.” Temiz ortam. Deniz’in aklına o baraka geldi. Toprak zemin. Rutubet. Paslı sac çatı. Annesi orada ölüyordu. Meryem orada çocuğunu büyütüyordu. Ve o Almanya’da, annesine gönderdiği paranın onu güvende tuttuğunu sanarak yaşamıştı. Hastane koridorunda duvara yaslandı. İlk kez çocuk gibi ağladı. Sessizce değil. Bütün göğsü sarsılarak. Meryem onu uzaktan gördü. Yaklaşmak istedi ama durdu. Aralarında yıllar vardı. Yalanlar vardı. Kırgınlıklar vardı. Ama Mete babasının ağladığını görünce annesinin elini bıraktı. Deniz’in yanına gitti. “Doktor bey,” dedi. Deniz gözlerini sildi. Mete küçük elini onun dizine koydu. “Ağlama. Babaannem iyileşirse sana börek yapar.” Deniz güldü. Ağlarken güldü. “Sen börek sever misin?” Mete ciddi ciddi başını salladı. “Peynirli. Ama çok peynirli olursa daha güzel.” Deniz’in boğazı düğümlendi. “Ben de severim.” Mete ona dikkatle baktı. Sonra, sanki küçük kalbi büyük gerçeği çoktan anlamış gibi fısıldadı: “Sen benim babam mısın?” Hastane koridorundaki bütün sesler sustu sanki. Deniz dizlerinin üzerine çöktü. Mete’nin küçük ellerini tuttu. “Evet,” dedi sesi kırılarak. “Ben senin babanım.”
Copyright © 2015. All Rights Reserved.