Kayıp Sandığı Annesi Barakada
Mete birkaç saniye düşündü. “Geç mi kaldın?” Bu soru Deniz’in canını her şeyden çok yaktı. Yalan söyleyemezdi. “Evet,” dedi. “Çok geç kaldım.” Mete kaşlarını çattı. “Bir daha geç kalacak mısın?” Deniz oğlunu kollarına aldı. Küçük bedeni önce şaşırdı. Sonra yavaşça babasının boynuna sarıldı. “Hayır,” dedi Deniz. “Bir daha sana geç kalmayacağım.” Meryem koridorun sonunda yüzünü elleriyle kapatıp ağladı. O gece Deniz uyumadı. Annesinin yatağının başında oturdu. Bir yandan serumları kontrol etti, bir yandan telefonunu açıp eski e-postalarına baktı. Meryem’in gönderdiğini söylediği hiçbir e-posta yoktu. Ama çöp kutusunun eski yedeklerinde garip yönlendirme kayıtları buldu. Almanya’ya gittiği dönemde, Orhan ona “iş hesabını kolay yönetelim” diyerek bir asistan programı kurdurmuştu. Bazı e-postalar otomatik olarak silinmişti. Bazı adresler engellenmişti. Meryem’in e-posta adresi de engelli listesinde görünüyordu. Deniz’in elleri titredi. Sonra bankasına giriş yaptı. Annesi için gönderdiği tüm paralar Orhan’ın kontrolündeki ortak hesaba gitmişti. Açıklama kısmında her ay aynı yazıyordu: Anne sağlık giderleri. Ama paralar aynı günlerde lüks restoranlara, araç taksitlerine, Pelin’in butik alışverişlerine ve Orhan’ın şirket hesabına aktarılmıştı. Deniz ekranı kapattı. Gözleri karardı. Sabaha karşı Cemre adında bir hemşire odanın kapısına geldi. “Hocam, biraz dinlenseniz?” Deniz başını salladı. “Dinlenmeyeceğim.” “Böyle devam edemezsiniz.” Deniz annesine baktı. “Ben beş yıl dinlenmişim zaten. Artık uyanma zamanı.” Ertesi gün ilk iş Meryem ve Mete’yi köydeki evden aldı. Meryem itiraz etti. “Deniz, ben alışırım. Sen annenle ilgilen. Biz idare ederiz.” Deniz ona döndü. “İdare etmek seni bu hale getirdi.” Meryem sustu. “Ben sana güvenmek zorunda değilim,” dedi sonra kısık sesle. “Bunu anlıyor musun?” Deniz’in yüzünde acı bir kabul belirdi. “Anlıyorum.” “Mete’yi bir anda alıp kendi hayatına koyamazsın.” “Biliyorum.” “Ben yıllarca onu tek başıma büyüttüm.” “Hayır,” dedi Deniz yavaşça. “Sen tek başına değildin. Annem de vardı. Ve ben yoktum. Bu benim hayatımın en büyük utancı olacak.” Meryem ilk kez onun gözlerine uzun uzun baktı. Orada savunma yoktu. Kibir yoktu. Sadece geç kalmış bir adamın çıplak pişmanlığı vardı. Deniz onlara ilçede temiz bir pansiyon ayarladı. Sonra Ayşe Hanım’ın İstanbul’da iyi bir hastaneye sevkini organize etti. Ama asıl yüzleşme için beklemedi. Üç gün sonra İstanbul’a döndü. Orhan ve Pelin hâlâ Kadıköy’deki eski aile evinin satıldığını Deniz’in bilmediğini sanıyordu. Orhan artık Ataşehir’de lüks bir sitede oturuyordu. Kapıyı Pelin açtı. Deniz’i görünce sahte bir sevinçle gülümsedi. “Deniz! Haber verseydin hazırlık yapardık. Annen nasıl? Orhan seni çok merak ediyordu.” Deniz içeri girmedi. “Annem hastanede.” Pelin’in yüzü bir an dondu. “Hangi hastanede?” “Onu konuşmadan önce Orhan nerede?” İçeriden Orhan çıktı. Üzerinde pahalı ev kıyafeti vardı. Yüzünde ilk anda kardeşini gören bir adamın sıcaklığı belirdi.Sonra Deniz’in gözlerini görünce o sıcaklık söndü. “Ne oldu?” Deniz elindeki dosyayı kaldırdı. “Sen söyle.” Orhan kaşlarını çattı. “Ne bu?” “Annemin evi.” Pelin’in dudakları aralandı. Deniz devam etti. “Benim gönderdiğim paralar. Meryem’in engellenen e-postaları. Sahte yazışmalar. Vekâlet belgeleri. Satış kayıtları. Banka transferleri.” Orhan’ın yüzü bembeyaz oldu. “Deniz, sakin ol. Her şeyi yanlış anlamışsın.” “Annem neden barakada yaşıyor?” Orhan cevap veremedi. “Ben sana soruyorum,” dedi Deniz. “Annem neden Karadeniz’in bir köyünde, rutubetli bir barakada kan tükürerek ölümü bekliyor?” Pelin hemen araya girdi. “Biz onu zorla göndermedik. Kendisi istedi. Köy havası iyi gelir sandık.” Deniz ona döndü. “Kadıköy’deki evini satıp parasını aldıktan sonra mı köy havası iyi gelir sandınız?” Pelin sustu. Orhan öfkelendi. “Bak Deniz, sen yıllarca yoktun. Her şeyi uzaktan para göndererek hallettiğini sandın. Anneme kim baktı? Ben baktım. Eve kim koşturdu? Ben koşturdum.” Deniz bir adım yaklaştı. “Yalan söyleme.” Orhan’ın yüzü kasıldı. “Sen Almanya’da kariyer yaparken biz burada uğraştık.” “Ben annemin masrafları için para gönderdim.” “Para her şey değil.” “Evet,” dedi Deniz. “Ama sen onu bile çaldın.” Orhan’ın gözleri parladı. “Dikkatli konuş.” Deniz’in sesi yükselmedi. Ama içindeki öfke çok daha tehlikeliydi. “Meryem’e benim ağzımdan yalan söyledin. Çocuğumu benden sakladın. Bana bebeğimin öldüğünü düşündürdün. Annemi evsiz bıraktın. Ve şimdi bana dikkatli konuş diyorsun.” Orhan’ın bakışları kaçtı. İşte o an Deniz emin oldu. Kardeşi her şeyi biliyordu. Pelin hıçkırmaya başladı. “Biz zor durumdaydık. Orhan’ın işleri batıyordu. Çocukların okulu, kredi borçları… Sen Almanya’da para kazanıyordun. Biz sadece biraz destek aldık.” Deniz acı acı güldü. “Biraz destek mi? Annemin evini sattınız. Oğlumu babasız büyüttünüz. Meryem’i yoksulluğa mahkûm ettiniz. Buna destek mi diyorsun?” Orhan bir anda patladı. “Sen hep annemin gözdesiydin!” Deniz dondu. Orhan’ın yıllardır içinde sakladığı zehir sonunda akıyordu. “Sen okuyacaktın. Sen doktor olacaktın. Sen aileyi gururlandıracaktın. Ben neydim? Hep ikinci! Babam bile ölmeden önce evi sana bırakmak istedi.” Deniz şaşkınlıkla baktı. “Baba evi anneme bıraktı.” “Çünkü sen öyle istedin!” “Ben o zaman yirmi yaşındaydım Orhan!” “Fark etmez,” diye bağırdı Orhan. “Hep senin adın konuşuldu. Deniz şöyle başarılı. Deniz böyle zeki. Deniz Almanya’ya gidiyor. Ben bu ailenin yükünü taşıdım.” Deniz’in gözleri doldu. “Yükünü taşıdığın kadın şu an hastane yatağında nefes almakta zorlanıyor.” Orhan sustu. Kapının arkasında genç bir kız belirdi. Orhan’ın kızı Duru. On altı yaşındaydı. Gözleri korkuyla babasına bakıyordu. “Baba…” dedi. “Babaanne gerçekten hasta mı?” Orhan ona döndü. “İçeri git.” Ama Duru gitmedi. “Sen bize babaanne huzurevinde demiştin.” Deniz gözlerini kapattı. Yalan sadece kendisine söylenmemişti. Orhan kendi çocuklarına da yalan söylemişti. Duru ağlamaya başladı. “Biz neden hiç ziyaret etmedik?” Orhan bağırdı: “İçeri git dedim!” Deniz araya girdi. “Bağırma.” Orhan ona döndü. “Kendi aileme karışma!” Deniz’in cevabı netti. “Bu aileyi sen çoktan kirlettin.” O gün Deniz doğrudan savcılığa gitti. Cemal adında aile hukuku ve ceza davalarına bakan bir avukatla görüştü. Belgeler teslim edildi. Sahte vekâlet, güveni kötüye kullanma, dolandırıcılık, miras ve mal varlığı devriyle ilgili dava süreci başladı. E-posta engelleme ve sahte iletişim kayıtları için bilişim incelemesi istendi. Deniz bunu intikam için yapmadı. En azından kendine öyle söyledi. Ama gerçekte içinde yılların yanmışlığı vardı. Yine de en önemli şey mahkeme değildi. En önemli şey, hastane odasında annesinin nefes alması ve Mete’nin babasının yanına yavaş yavaş alışmasıydı. İlk günler Mete ona “Doktor bey baba” dedi. Bu hem komik hem acıydı. “Doktor bey baba, iğne acıtır mı?” “Doktor bey baba, İstanbul’da tavuk var mı?” “Doktor bey baba, sen de bizimle uyuyacak mısın?” Deniz her soruya sabırla cevap verdi. Bir gün Mete hastane kantininde ona baktı. “Sen neden daha önce gelmedin?” Deniz elindeki çayı masaya bıraktı. “Çünkü bana yanlış şeyler söylediler. Ama bu seni beklettiğim gerçeğini değiştirmiyor.” Mete kaşlarını çattı. “Ben seni beklemedim ki. Annem vardı.” Deniz’in içi sızladı. “Evet. Annen çok güçlü.” Mete gururla başını salladı. “Babaannem de güçlü. Öksürürken bile bana masal anlatıyor.” “Biliyorum.” “Sen de güçlü müsün?” Deniz cevap vermeden önce düşündü. Eskiden güçlü olduğunu sanırdı. Ameliyat masalarında sakin kalmak. Zor kararlar almak. Yabancı ülkede tek başına yaşamak. Ama şimdi anlıyordu. Asıl güç, kendi hatasına bakıp kaçmamaktı. “Olmaya çalışıyorum,” dedi. Mete memnun olmuş gibi başını salladı. “Olursun.” Çocuklar bazen insanın kendine veremediği affı, bir cümlede uzatırdı. Meryem ise daha mesafeliydi. Deniz bunu hak ettiğini biliyordu. Ona çiçek almadı. Büyük sözler vermedi. “Seni hâlâ seviyorum” diyerek yaraları kapatmaya çalışmadı. Sadece oradaydı. Annesinin ilaç saatinde. Mete’nin muayenesinde. Meryem’in yorgunlukla duvara yaslandığı anlarda. Bir gün hastane koridorunda Meryem bayılacak gibi oldu. Deniz hemen kolundan tuttu. “İyi misin?” Meryem elini çekmedi. Ama gözlerini kaçırdı. “Yorgunum.” “Biliyorum.” “Hayır,” dedi Meryem. “Bilmiyorsun. Yıllarca bir çocuğa hem anne hem baba olmaya çalışmanın, geceleri kayınvalidenin nefesini dinleyip sabaha çıkacak mı diye korkmanın, sabah yine işe gidip temizlik yapmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsun.” Deniz başını eğdi. “Haklısın.” “Bana haklısın deme. Bu her şeyi kolaylaştırmıyor.” “Biliyorum.” “Onu da deme.” Deniz sustu. Meryem’in gözleri doldu.