Kayıp Sandığı Annesi Barakada

“Ben seni çok bekledim Deniz. Doğumdan sonra kapının açılıp senin geleceğini hayal ettim. Mete ateşlendiğinde sana kızdım. İlk adımını attığında ağladım, çünkü sen yoktun. İlk kez ‘anne’ dediğinde mutlu oldum ama bir yanım yine yandı. Çünkü onun ‘baba’ diyeceği kimse yoktu.” Deniz’in gözleri doldu. “Ben bunların hiçbirini geri getiremem.” “Evet,” dedi Meryem. “Getiremezsin.” Bu cümle ikisinin arasında bir duvar gibi durdu. Ama sonra Meryem çok yavaş ekledi: “Ama bundan sonrasını mahvetmezsen… belki Mete için başka bir şey kurabiliriz.” Deniz o gün ilk kez umut etmekten korktu. Çünkü umut bazen insanın en kırılgan yeridir. “Ben acele etmeyeceğim,” dedi. “Senden hiçbir şey istemeyeceğim. Sadece Mete’nin babası olmak için izin isteyeceğim. Ve anneme borcumu ödemek için çalışacağım.” Meryem başını salladı. “Bunu lafla değil zamanla göreceğiz.” “Tamam.” Ayşe Hanım haftalarca hastanede kaldı. Yavaş yavaş kilo almaya başladı. Öksürüğü azaldı. Bir gün Deniz odasına girdiğinde annesini Mete’ye masal anlatırken buldu. “Sonra denizin ortasında bir kuş varmış,” diyordu Ayşe Hanım. “Ama bu kuş uçmayı unutmuş.” Mete sordu: “Sonra?” “Küçük bir çocuk ona demiş ki, ‘Korkma, kanatların hâlâ sende.’” Deniz kapıda kaldı. Ayşe Hanım onu görünce gülümsedi. “Gel oğlum.” Deniz annesinin yanına oturdu. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra elini tuttu. “Anne, beni neden aramadın?” Ayşe Hanım’ın gözleri doldu. “Aradım oğlum. Orhan telefonu değiştirdi. Sonra bana senin çok yoğun olduğunu, benim hasta halimle seni rahatsız etmemem gerektiğini söyledi.” “Sen buna inandın mı?” “İnanmadım. Ama yaşlı insanı yalanla değil, çaresizlikle sustururlar. Evim gitmişti. Param yoktu. Meryem kucağında bebekle ayakta durmaya çalışıyordu. Ben sana ulaşamadıkça kendimi yük gibi hissettim.” Deniz annesinin elini yüzüne götürdü. “Sen bana hiçbir zaman yük olmadın.” Ayşe Hanım ağladı. “Ben de seni kaybettim sandım.” “Ben buradayım artık.” “Biliyorum.” “Orhan için…” Ayşe Hanım gözlerini kapattı. “Ben oğlumdan vazgeçmek istemiyorum Deniz. Ama yaptığı şeyleri de affedemiyorum.” Deniz başını salladı. “Vazgeçmek zorunda değilsin. Ama hesap vermek zorunda.” Ayşe Hanım uzun süre sustu. Sonra kısık sesle dedi ki: “Baban yaşasaydı çok üzülürdü.” Deniz pencereye baktı. “Ben yaşıyorum anne. Ben de çok üzülüyorum.” Mahkeme süreci başladığında Orhan önce inkâr etti. Sonra “aile içinde çözülür” dedi. Sonra Pelin üzerinden haber gönderdi. “Şikâyeti çekersek evi geri veririz.” Ama ortada geri verilecek ev kalmamıştı. Satılmış, parası harcanmış, yerine Orhan’ın borçları kapatılmıştı. Deniz geri adım atmadı. Duru gizlice hastaneye geldi. Kapıda Deniz’i görünce ağlamaya başladı. “Amca, ben bilmiyordum.” Deniz genç kıza sarıldı. “Senin suçun yok.” “Babam çok kötü biri mi?” Bu soru Deniz’i durdurdu. Orhan kötü müydü? Yoksa hırsı, kıskançlığı ve açgözlülüğü onu kötü şeyler yapan biri haline mi getirmişti? Sonuç değişmiyordu belki. Ama Duru bir çocuktu. Babasıyla ilgili gerçeği öğrenirken nefretin içine itilmemeliydi. “Baban çok yanlış şeyler yaptı,” dedi Deniz. “Bunun bedelini ödeyecek. Ama sen babanın günahı değilsin.” Duru hıçkırarak başını salladı. Ayşe Hanım torununu görünce ağladı. Duru babaannesinin elini öptü. “Bana huzurevinde dediler,” diye fısıldadı. Ayşe Hanım saçlarını okşadı. “Biliyorum yavrum.” “Beni affeder misin?” “Sen ne yaptın ki affedeyim?” Duru o gün saatlerce babaannesinin yanında kaldı. Bu, Orhan’ın evindeki yalanların tamamen çöküşü oldu. Duru eve dönünce babasıyla yüzleşti. Birkaç hafta sonra Pelin çocuklarını alıp annesinin evine gitti. Orhan yalnız kaldı. Ama yalnızlığı, Deniz’in yıllarca yaşadığı yalnızlığa benzemiyordu. Orhan kendi yaptığı yalanların arasında yalnız kalmıştı. Bir gün duruşmadan önce Deniz’i adliye koridorunda yakaladı. Yüzü çökmüştü. “Deniz,” dedi. “Konuşabilir miyiz?” Deniz durdu. “Konuş.” Orhan ellerini ovuşturdu. “Ben hata yaptım.” Deniz sustu. “Borçlarım vardı. Pelin’in ailesine rezil olacaktım. Sen Almanya’daydın. Paranın sana dokunmayacağını düşündüm. Annem zaten köyü severdi. Meryem de…” Deniz’in gözleri sertleşti. “Meryem de ne?” Orhan cümlesini yuttu. Deniz bir adım yaklaştı. “Bir kadını yeni doğmuş çocuğuyla evsiz bıraktın. Annemi hastalığa terk ettin. Bana oğlumun öldüğünü düşündürdün. Bunların hangisi hata Orhan? Hata, yanlış kapıya anahtar sokmaktır. Sen hayat çaldın.” Orhan’ın gözleri doldu. “Ben kardeşimi kaybetmek istemiyorum.” Deniz’in sesi kırıldı. “Sen beni kaybetmekten çok önce satmışsın.” Orhan başını eğdi. “Annemi görebilir miyim?” Deniz uzun süre cevap vermedi. “Bu benim kararım değil. Anneme sorarsın. Ama ona tek bir yalan daha söylersen, bu kez sadece mahkemede değil, hayatımda da tamamen biter.” Orhan başını salladı. Ayşe Hanım, Orhan’ı görmeyi kabul etti. Ama hastane odasında yalnız değil. Deniz, Meryem ve Duru da oradaydı. Orhan annesinin yatağının başına geldiğinde ilk kez küçük bir çocuk gibi göründü. “Anne…” Ayşe Hanım ona baktı. Gözlerinde sevgi vardı. Ama o sevginin üzerine kalın bir acı çökmüştü. “Ben sana ne yaptım oğlum?” diye sordu. Orhan ağlamaya başladı. “Affet beni.” Ayşe Hanım’ın gözlerinden yaş aktı. “Ben anneyim. Kalbim seni silmez. Ama affetmek, yaptıklarını yok saymak değildir. Ben seni Allah’a havale ederek değil, adalete teslim ederek seveceğim.” Bu cümle odadaki herkesi susturdu. Orhan dizlerinin üzerine çöktü. Ama bu diz çöküş hiçbir şeyi geri getirmedi. Sadece yıllar sonra ilk kez gerçeğin önünde eğildiğini gösterdi. Dava sonucunda Orhan hapis cezası aldı. Bazı suçlardan hüküm giydi, bazıları için tazminat ve mal varlığına el koyma süreci başlatıldı. Pelin de para transferlerine ortak olduğu için soruşturma geçirdi. Kadıköy’deki ev geri gelmedi. Ama satıştan elde edilen ve izleri bulunan bazı paralar Ayşe Hanım adına tazminat olarak geri alındı. Deniz bu parayla ne lüks bir ev aldı ne de geçmişi satın almaya çalıştı. Karadeniz’deki o köyde, ama barakanın yerine, küçük, sıcak, sağlam bir ev yaptırdı. Ayşe Hanım istemedi önce. “Ben İstanbul’a gelirim oğlum,” dedi. Deniz gülümsedi. “Gelirsin anne. Ama burada da bir evin olsun. Utanarak kapısını kapattığın değil, gururla çay demlediğin bir ev.” Meryem’in gözleri doldu. Çünkü o ev sadece Ayşe Hanım için değildi. Mete’nin de güvenli bir evi olacaktı. Ev bittiğinde bahçesine fındık fidanları dikildi. Mete her fidana isim verdi. Birine “Babaanne”. Birine “Anne”. Birine de “Doktor baba”. Deniz güldü. “Benim fidanım hasta olursa ne yapacağız?” Mete ciddi ciddi cevap verdi. “Ben bakarım. Sen geç kalma yeter.” Deniz’in gülüşü yarım kaldı. Ama sonra oğlunu kucağına aldı. “Geç kalmayacağım.” Zamanla Deniz İstanbul’daki özel hastanede çalışmaya başladı ama haftanın belirli günleri Karadeniz’e gidip ücretsiz sağlık taramaları yapmaya devam etti. Çünkü o çadırda oğlunu bulmuştu. Annesini bulmuştu. Kendi körlüğünü bulmuştu. Ve artık yoksul bir çocuğun “Doktor bey” diye önlüğüne tutunmasını asla sıradan görmeyecekti. Meryem ise köydeki küçük gözleme işini büyüttü. Deniz ona para vermek istediğinde kabul etmedi. “Ben sadaka istemiyorum,” dedi. Deniz başını salladı. “Ben de sadaka vermiyorum. Ortak olmayı teklif ediyorum.” Meryem kaşlarını kaldırdı. “Ortak?” “Evet. Sen yaparsın, ben sağlık çadırlarına gelen ekipler için sipariş alırım. Kazancın senin olur. Ben sadece ilk malzemeleri alırım, sonra bana borç yazarsın.” Meryem ilk kez hafifçe güldü. “Doktor bey, pazarlık yapmayı bilmiyorsun.” Deniz de güldü. “Öğretirsin.” Mete araya girdi. “Ben de ortak mıyım?” Meryem oğlunun burnuna un sürdü. “Sen baş ustasın.” Bu küçük iş zamanla köyün kadınlarını da içine aldı. Meryem yalnız kadınlara, geçim sıkıntısı çekenlere iş verdi. Gözlemeler sağlık ekiplerine, ilçedeki okula, hatta turistlere satılmaya başladı. Dükkânın adını Ayşe Hanım koydu: Üç Kalp Gözleme Evi. Deniz tabelayı görünce sordu: “Üç kalp kim?” Ayşe Hanım gülümsedi. “Sen, Meryem, Mete.” Mete hemen itiraz etti. “Babaanne sen yoksun!” Ayşe Hanım kahkaha attı. “Ben çatıyım oğlum. Kalpler yağmurda ıslanmasın diye.” Herkes güldü. Yıllar sonra ilk kez gerçek bir kahkaha vardı. Meryem ve Deniz’in ilişkisi ise yavaş iyileşti. Hemen evlenmediler. Hemen mutlu aile fotoğrafı vermediler. Çünkü gerçek hayatta yaralar, sosyal medyadaki gibi bir paragrafta kapanmaz. Deniz Mete’yi her hafta aldı. Parklara götürdü. Doktora götürdü. Okuluna yazdırdı. Gece ateşi çıktığında İstanbul’dan arabayla köye geldi. Meryem ilk başta kapıyı açarken bile mesafeliydi. Ama bir gece Mete yüksek ateşle sayıklarken Deniz sabaha kadar başında bekledi. Buzlu bez değiştirdi. İlaç saatini kaçırmadı. Meryem mutfak kapısından onu izledi. Deniz, uyuyan oğlunun saçlarını okşarken fısıldadı: “Ben ilk ateşine gelemedim oğlum. Ama bundan sonrakilerde buradayım.” Meryem o an ağladı.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.