Kızım bana bağırarak, sadece acıdıkları için bana katlandıklarını söyledi

Ben ise Bolu taraflarında, doğa içinde küçük bir bakım evindeydim. Ne kötü bir huzurevi ne de terk edilmiş bir yerdi. Temiz, ağaçların olduğu, hemşiresi olan ve penceresinden dağların göründüğü sakin bir yerdi. İlk gece her yerim ağrıdı. Yatağımı, Zehra’yı özledim. Ama sabah hemşire kapıyı yavaşça çalıp: — Hüseyin Bey, randevunuzdan önce kahve ister misiniz? — dediğinde ağladım. Çünkü bu bir acıma sesi değildi. Bu, bakım sesiydi. Elif, bana yazmak için dokuz gün bekledi. Avukat Robles mektubu bana beyaz bir zarfta getirdi. Parfümsüz, süssüzdü. Sadece ismim vardı; çocukluğundan beri tanıdığım o el yazısıyla. Pencerenin yanında oturup okudum. “Baba, özür dilemeyi nasıl yapacağımı bilmiyorum, çünkü bencil gibi geliyor. Sana yazmaktan utanıyorum, çünkü geç kaldığımı biliyorum. Sana, senin suçun olmayan şeyler için kızdım: annem öldüğü için, içimde nereye koyacağımı bilemediğim bir acı taşıdığım için, seni yaşlanırken görmek beni bir gün seni tamamen kaybedeceğimi hatırlattığı için… Ama bunların hiçbiri sana yük gibi davranmaya hakkım olmadığını değiştirmiyor. Eğer beni görmek istemezsen anlarım. Beni hayatından çıkarırsan, giderim. Murat olmadan. Kızlar olmadan. Bahaneler olmadan.” Mektubu üç kez okudum. Bir anda affetmedim. Affetmek yeni bir anahtar gibi açılmaz. Bazen tıkanmış bir boruya benzer; eski kirleri sabırla temizlemek gerekir. Ama avukata Pazar günü gelebileceğini söyledim. Elif söz verdiği gibi tek başına geldi. Makyaj yapmamıştı. Saçını toplamıştı. Elinde simit ve poğaça dolu küçük bir poşet vardı. Birkaç metre ötede durdu. Sanki hâlâ bana “baba” demeye hakkı var mı bilmiyordu. — Merhaba — dedi. Başımı salladım. Ne sert olmak istedim, ne de ne yapacağımı biliyordum. Yanıma oturdu. Bir süre sadece ağaçlara baktık. Sonra çantasından tahlil zarfını çıkardı. — Tekrar test randevusunu aldım. İstersen seni ben götüreyim. Ona baktım. — Suçlulukla gelme Elif. Suçluluk yorulur. Dudaklarını sıktı. — Suçluluk için gelmedim. Sana haksızlık ettim. Ve seninle ilgili son anımın o mutfak olmasını istemiyorum. Bu cümle içime dokundu. Çünkü ben de kızımla ilgili son görüntünün, bana “acıdıkları için katlanıyoruz” diye bağırdığı an olmasını istemiyordum. Tetkikler hastalığın olduğunu ama kesin bir son olmadığını gösterdi. Tedavi vardı. Zor, pahalı, yorucu. Elif her şeyi ödemek istedi. Kabul etmedim. Ama daha önemli bir şeyi kabul ettim: benimle gelmesini. Başta nasıl yapacağını bilmiyordu. Doktorlara fazla soru soruyor, deftere not alıyordu. Ben sinirleniyordum. O sabrediyordu. Zamanla sessizliğin düşman olmadığını öğrendik. Bir ay sonra torunlarım geldi. Telefonları yoktu; Elif içeri girmeden önce almıştı. Zeynep beni ağlayarak sarıldı. Asya önce dondu, sonra bana bir resim verdi. Resimde boş bir koltuk ve karşısında bir televizyon vardı. Altında şu yazıyordu: “Bakmadığım için özür dilerim.” Bu cümle, tahlillerden daha ağırdı. Saçını okşadım. — Bazen bakmak da sevmektir kızım. O da çocuk gibi ağladı. Murat en son geldi. Eski bir alet kutusu getirdi. Onu evlendiği gün ben vermiştim, hiç açmamıştı. — O gün ne yapacağımı bilemedim — dedi. — Biliyordun — dedim —. Sadece sustun. Başını eğdi. Savunmadı. Bu bile beni dinlemeye yetti. Bir musluk tamirini birlikte yaptık. Ellerim titriyordu ama hâlâ biliyordum. Ona dedim ki: — Kızlarınız haksızlığa baktığında başınızı eğmeyin. Başını salladı. Miras istemedi. Geri dönmemi de istemedi. Sadece şunu söyledi: — Haklısınız. Bazen bu, başlamak için yeterlidir. Elif’in evine geri dönmedim. Şartım buydu. O ağladı ama ısrar etmedi. Gelip gitmeye başladı. Beni randevulara götürdü. Torunlarım her cumartesi gelmeye başladı. Asya bana eski mahallede tamir ettiğim binaları soruyordu. Zeynep videoya çekti. Başlık: “Dedem boruları ve sessizliği tamir edebiliyor.” Gülmeme sebep oldu. Aynı zamanda içime huzur verdi. Bolu’daki bakım evi artık saklanma yeri değildi. Bir seçim olmuştu. Orada bir yatağım, kahvem, saatlerim vardı. Ve kimsenin bana “fazla yer kaplıyorsun” bakışı yoktu. Vasiyetimi değiştirdim. İntikam için değil. Bir kısmını Elif’e, bir kısmını torunlarıma bıraktım. Bir kısmını da yaşlıların doktor randevularına refakatçi tutabilmesi için bir fona ayırdım. Bir şart koydum: Fatih’teki daire satılmadan önce torunlarım orada bir hafta kalacak. Zehra’nın mektuplarını okuyacaklar. Benim hayatımı öğrenecekler. Sadece duvar değil, hafıza da miras kalacaktı. Elif itiraz etmedi. Bu bile değişimin işaretiydi. Ve şunu öğrendim: İnsan her zaman bulunmak için kaybolmaz. Bazen, silindiği yerlerden uzaklaşıp kendini bulmak için kaybolur. Benim kızım beni “acıdan dolayı katlandığı biri” sanıyordu. Ama ben de onu sessizce taşıyordum. Pazarlarla, tamiratlarla, ekmeklerle, hiç alınmayan parayla. Gittiğimde lanet bırakmadım. Bir mektup bıraktım. Ve o mektup, tüm yutulmuş cümlelerimden daha çok yankı yaptı. Şimdi ne kadar ömrüm kaldığını bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Ama artık Elif kapıyı çaldığında önce “girebilir miyim?” diyor. Torunlarım telefonlarını ters çeviriyor. Ve ben, bir gece ölmeden önce ölmüş gibi hisseden o adam, artık bir sandalyeye oturmak için izin istemeden de yaşayabileceğimi biliyorum.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.