Kızım, beş yaşındaki otistik oğlunu evimin ortasına bırakıp

Kızım, beş yaşındaki otistik oğlunu evimin ortasına bırakıp “birkaç gün sonra dönerim” diyerek gitmişti. Noel gecesi beni arayıp sadece altı kelime söyledi: “Artık senin, ben dayanamıyorum.” Telefonu kapattığımda Efe hiç tepki vermedi. Oyuncak arabalarını hâlâ kusursuz bir çizgi halinde diziyordu. Anlamamıştı bile. Annesi onu telefonda bırakıp gitmişti. O günün üzerinden on bir yıl geçti. Ve bana en çok acı veren şey o gün olmadı. Ben emekli bir öğretmendim. Hayatım boyunca çocuklarla çalışmıştım ama Efe gibi bir çocukla hiç karşılaşmamıştım. Her şeyi sıfırdan öğrendim. Doktorları, terapileri kendi maaşımla ödedim. Tabağını bile yerinden oynatmamak gerekiyordu. Rutinini bozarsam dünyası yıkılıyordu. Üç yıl sonra ilk kelimesini söyledi: “Su.” Ben ondan daha çok ağlamıştım. Sarı, eski, kenarı çatlamış bir plastik bardağı vardı. Sadece onunla su içiyordu. Değiştirirsem yemek yemiyordu. On bir yıl boyunca o bardak hiç değişmedi. Ama en çok canımı acıtan şey annesi değildi. Efe hiç sormamıştı bile. “Annem nerede?” dememişti. Ama bedeni unutmamıştı. Her yıl kasım ayında, bırakıldığı ayda bozuluyordu. Uyumuyor, yemek yemiyor, bazen başını duvarlara vuruyordu. Doktorlar anlamıyordu. Ta ki bir gün fark edene kadar: Beden, hafızayı konuşmadan hatırlıyordu. Efe büyüdü. On iki yaşında kendi başına yazılım öğrenmeye başladı. Ben anlamıyordum ama o çok iyiydi. Çok iyi. On altı yaşında bir güvenlik yazılımı geliştirdi. Üç milyon Türk Lirasına satıldı. Haber oldu. Adını söylemediler ama yaşını ve Türkiye’den olduğunu söylediler. İki hafta sonra kapım çaldı. O idi. Aylin. On bir yıl sonra ilk kez. Yanında bir avukat vardı, elinde damgalı dosyalar. “Vesayet düzenlemesi için geldik,” dedi avukat. Dosyalarda Aylin’in hiç hak kaybetmediği yazıyordu. Her ay para gönderdiği, düzenli ziyaret ettiği… Hepsi sahteydi. Ama kağıt üzerinde gerçek görünüyordu. Ve ben o an en büyük hatamı fark ettim. On bir yıl boyunca hiçbir resmi işlem yapmamıştım. Efe’nin yasal vasisi değildim. Devlet gözünde hiçbir şeydim. Annesi hâlâ annesiydi. Aylin bana baktı. “Efe’yi almak için geldim anne. En doğal hakkım.” “Onu sen bırakmadın mı?” dedim. “Şimdi düzeltmeye geldim.” Sonra avukat ekledi: “Çocuğun ciddi bir mal varlığı var. Yönetim yasal olarak anneye aittir.” “Mal varlığı” dedi. Efe’den değil, paradan bahsediyordu. O gece yukarı çıktım. Efe bilgisayar başındaydı. Kulaklığını nadiren çıkarırdı ama o gece çıkardı. “Anneanne,” dedi, gözünü ekrandan ayırmadan, “korkma.” Üç kelime. Ben o üç kelimeye tutundum. Bir avukat buldum. Adı Leyla Demir’di. Dosyalara baktı, uzun süre sustu. “Bunu kazanabiliriz,” dedi. “Ama sahte belgeleri çürütmemiz lazım.” Duruşma günü en iyi kıyafetimi giydim. Efe gelmek istedi. Gürültüden nefret ederdi ama elimi bırakmadı. Mahkeme salonuna girdiklerinde Aylin ve avukatı çoktan oturmuştu. Aylin ağladı. Güzel ağladı. “Oğlumu geri istiyorum,” dedi. “Onu hep aradım.” Hâkim neredeyse inanacaktı. Leyla kulağıma eğildi: “Bunu ispatlayamazsak kaybederiz.” Hâkim belgeleri eline aldı. Karar vermek üzereydi. Ve o anda Efe ayağa kalktı. Kalabalık, sesler, ışıklar… Hepsi onun nefret ettiği şeylerdi. Ama o kalktı. Laptopunu aldı, kürsüye yürüdü ve ekranını bağlamak istediğini söyledi. İlk kez annesine baktı. Gerçekten baktı. Ve dedi ki:
Copyright © 2015. All Rights Reserved.