Oğlum sekiz yaşında titreyerek eve geldi ve bana yalvardı
Oğlum sekiz yaşında titreyerek eve geldi ve bana yalvardı: — Baba… ne olur beni oturtma. Bunu, annesinin evinden döndüğü gün söyledi. Sırt çantası tek omzundan sarkıyordu. Dudaklarını o kadar sıkmıştı ki çatlamıştı. Gözleri boşluğa bakıyordu; sanki ruhunun bir parçasını annesiyle yaşadığı Ankara’daki o apartman dairesinde bırakmış gibiydi. Annesi Elif arabadan bile inmedi. Sadece iki kez korna çaldı ve camdan bağırdı: — Oyununa gelme, Emre. İlgi çekmek için abartıyor. Sonra da arkasına bile bakmadan gitti. Sanki kapının önüne kendi oğlunu değil de eski bir eşya bırakmıştı. Ben kapıda donup kaldım. Emir normalde her pazar bana koşardı. Boynuma sarılır, okulda ne yaptığını anlatırdı. Simit yiyip yemediğini, anneannesinin ona baklava alıp almadığını heyecanla söylerdi. Ama o gün koşmadı. Yavaş yürüyordu. Bacakları sertleşmiş gibiydi. Attığı her adım canını yakıyordu. — Ne oldu oğlum? Başını eğdi. — Bir şey yok. O an içime buz gibi bir korku çöktü. Çünkü gözleri dolu bir çocuk “bir şey yok” diyorsa, bir yaramazlığı saklamıyordur. Birini koruyordur. Elif’le boşanalı yaklaşık üç yıl olmuştu. Hafta içi velayet ondadaydı, ben ise Emir’i iki haftada bir hafta sonu görebiliyordum. Başta onun sessizliğinin boşanmadan kaynaklandığını düşündüm. Sonra arabada şarkı söylemeyi bıraktı. Daha sonra tırnaklarını kanayana kadar yemeye başladı. Pazartesi sabahları bana yalvarıyordu: — Baba, hâkime hasta olduğumu söyle. Nedenini sorduğumda sadece şunu diyordu: — Annem konuşursam çok kızar. Okula gittim. Rehber öğretmenle görüştüm. Eski morlukların fotoğraflarını gösterdim. Emir’in eve dönmek istemediğini yazdığı mesajları sundum. Ama Elif’in her şeye hazır bir açıklaması vardı. — Futbol oynarken düştü. — Emre beni ona karşı dolduruyor. — Babası gittikten sonra oğlum çok hassaslaştı. Herkes ona inanıyordu. Çünkü Elif insanları etkilemeyi biliyordu. Sosyal medyada “fedakâr anne” paylaşımları yapıyor, okul toplantılarına börek getiriyor, biri onu suçladığında gözyaşı döküyordu. Ama o akşam Emir koltuğa oturmaya çalışırken acıyla inlediğinde artık zamanın kalmadığını anladım. Telefonumu çıkardım. — Baba, hayır… — diye fısıldadı. — Polisi ararsan annem seni hapse atarlar dedi. İçimde bir şey parçalandı. Sadece ona zarar vermemişlerdi. Yardım istemekten korkmayı da öğretmişlerdi. 112’yi aradım. — Oğlum annesinin evinden yeni geldi. Oturamıyor, çok acı çekiyor ve korkmuş durumda. Ambulans ve polis göndermeniz gerekiyor. Emir sessizce ağlamaya başladı. Önünde diz çöktüm. — Dinle beni oğlum. Sen hiçbir yanlış yapmadın. Önce ambulans geldi. Ardından polis arabası. Mahalledekiler her zamanki gibi perdelerin arkasından bakıyordu. Sessiz bir sokağa siren sesi girince insanlar hep aynı şeyi yapar. Paramedik Emir’i birkaç saniye muayene etti ve yüzü değişti. — Bu çocuğu bu halde kim bıraktı? — Annesi. Yaklaşık on beş dakika önce. — Sonra gitti mi? — Evet. Kadın başka hiçbir şey söylemedi. Sadece sert bir sesle: — Hemen hastaneye. Emir sedyeye alınırken gömleğime sıkıca tutundu. — Beni bırakma baba. — Asla bırakmam. Ankara Şehir Hastanesi’nin acil servisinde sosyal hizmet uzmanı beni dışarıda beklemem gerektiğini söyledi. Kendimi çaresiz hissediyordum. Öfkeliydim. Suçluluk duyuyordum. Aylar boyunca işaretleri görmüştüm ama yine de mahkemelere, raporlara ve verilen sözlere güvenmiştim. Yaklaşık yirmi dakika sonra Elif öfkeden delirmiş halde hastaneye geldi. — Ne yaptın sen Emre? Küçücük mesele için ambulans mı çağırdın? İçeri girmeye çalıştı ama bir hemşire önünü kesti. — Giremezsiniz. — Ben annesiyim! — Tam da bu yüzden hanımefendi. Elif’in yüzü bir anda bembeyaz oldu.