Kızım beni gece saat iki sularında karakoldan aradı

Kızım beni gece saat iki sularında karakoldan aradı. Kocası tarafından çenesinin kırıldığını söylüyordu ve herkes onun “aklını yitirmiş” olduğunu düşünüyordu. Ama ben, gri saçlarımla, eski çantamla ve artık kimsenin hatırlamadığı soyadımla içeri girdiğimde, komiser elindeki kahveyi düşürdü ve tüm katın kapatılmasını emretti. —Anne… karakoldayım. Mert çenemi kırdı ama avukatı onlara benim “psikolojik olarak dengesiz” olduğumu söylemiş. Kızım Elif’in sesi gece saat ikide telefondan geldiğinde, bunun sıradan bir ev içi tartışma olmadığını biliyordum. Bu, bir kadının artık hayatta kalmak için izin istemeyi bıraktığı ve kendisini yok sayan herkese karşı tek gerçek kişiyi—annesini—çağırdığı andı. Benim adım Gülseren Arslan. Altmış sekiz yaşındayım. Saçlarım tamamen gümüşe dönmüş durumda ve dizlerim yağmurdan önce sızlar. Dışarıdan bakıldığında Ankara’nın Çankaya taraflarında sessiz bir evde yaşayan emekli bir kadınım. Güller yetiştirir, şekersiz kahve içer, örgü kazaklar giyerim. İnsanların gördüğü bu. Mert Demir’in gördüğünü sandığı da buydu. Yanıldılar. Kırk yılı aşkın süre boyunca Türkiye’nin en büyük hukuk danışmanlık dosyalarında çalıştım. Finans, şirket ve ceza davalarında uzmanlaştım. Arslan & Ortakları ofisini kurduğumda kadınların hâlâ toplantılarda sadece “çay getiren” kişi sanıldığı zamanlardı. Bakanlık bağlantılı soruşturmalar, büyük yolsuzluk dosyaları, üst düzey şirket davaları… İmza, tarih ve küçük bir detayın nasıl bir imparatorluğu yıktığını defalarca gördüm. Üç yıl önce emekli oldum. Eşimi kaybettikten sonra hayatımı yeniden kurmak istedim. Sessiz bir ev, büyük bir mutfak masası, huzur… Hepsini kendime söz vermiştim. O söz, gece saat 2’de bitti. —Elif, nerdesin? —dedim sakin kalmaya çalışarak. Nefes nefeseydi. —Çankaya Emniyet… Anne… Mert bana zarar verdi ama avukatı ambulans gelmeden önce yetişti. Onlara düştüğümü söylediler. Benim “atak geçirdiğimi” söylüyorlar. Hemen ayağa kalktım. —Şimdi beni iyi dinle. Tek bir kelimeyi bile savunmasız söyleme. Sadece şunu de: “Avukatım olmadan konuşmayacağım.” Tamam mı? —Tamam… —Geliyorum. Telefonu kapattım. Giyinmem beş dakikadan fazla sürmedi. Siyah pantolon, beyaz gömlek, lacivert ceket. Yıllarca mahkeme salonlarında taktığım saat… Aynanın karşısında sadece on iki saniye durdum. Bu bir alışkanlık değil, bir hatırlatmaydı: Bu oyun başlamadan kazanılır. Mert Demir, klasik bir hatayla hareket etmişti. Karşısında zayıf bir kadın olduğunu sanmıştı. Oysa karşısında yıllarını dosya kapatmaya adamış bir kadın vardı. Elif yirmi altı yaşındayken tanışmıştım Mert’le. İstanbul’dan Ankara’ya iş bağlantıları için gelmişti. İyi giyimli, düzgün konuşan, “yatırım fırsatları” kelimesini büyülü bir şey gibi kullanan bir adamdı. İlk akşam yemeğinde bana “Gülseren Hanım” diye aşırı kibar bir ses tonuyla hitap ettiğinde içimde küçük bir alarm çalmıştı. Bazı erkekler kibardır. Bazıları kibarlığı bir silah gibi kullanır. Mert ikinci gruptandı. Elif başta beni dinlemedi. Aşık olmuştu. Ben de ısrar etmedim. Fazla ısrar, bazı kadınları korumaz; sadece daha hızlı düşürür. Ama gözlemledim. Onun adına konuşmalarını, masada cümlelerini tamamlamasını, omzuna koyduğu elin yön verişini gördüm. Bir süre sonra Elif daha az aramaya başladı. “Yoğunum” dedi. “Anlamıyorsun” dedi. Belki de gerçekten anlamıyordum. Ya da fazla anlıyordum. Bir akşam yemeğinde Elif’in İngilizce bir kelimeyi yanlış söylemesi üzerine hafifçe güldüğünü gördüm. Kimse gülmedi ama Elif başını eğdi. O an içimde bir şey netleşti: bu sadece bir evlilik değildi. Bu, bir kontrol düzeniydi. Ama geri çekildim. Sadece izledim. Şimdi, gece Ankara yollarında karakola giderken, Elif’in neden yıllarca susmayı seçtiğini anlıyordum. Çünkü bazı kadınlar, kırıldıklarını kabul edene kadar hikâyeyi kurtarabileceklerini sanır. 02:47’de Çankaya Emniyet’e vardım. Kahve, eski evrak ve yorgunluk kokuyordu. Genç polisler beni tanımadı. —Buyurun teyze, kimi arıyorsunuz? —Kızım Elif Demir. Ve Komiser Ramiz Kaya’yı. Tam o sırada koridorun ucundan biri çıktı. Saçı kırlaşmış, gömleği kollarına kadar sıvanmış, gözleri yılların yalanını görmüş bir adam. Ramiz Kaya. Beni görünce durdu. Elindeki kahve bardağı titredi ve yere düştü. —Gülseren Hanım… —dedi sesi kısık. Polisler bir anda dikleşti. Ramiz hiçbir şey sormadı. Sadece gerçeği biliyordu. Eğer ben gece karakola geldiysem, iş ciddi demekti. —Kızım nerede? —dedim. —Hemen kapatın koridoru! —diye bağırdı Ramiz— Kimse içeri çıkmayacak! Beni küçük bir odaya götürdüler. Elif oradaydı. Yüzünün sol tarafı şişmişti. Çenesi belirgin şekilde hasarlıydı. Gözleri yarı kapalıydı. Elindeki buz torbası erimişti. O an zaman durdu. Yanına oturdum. Karşısına değil. Buz torbasını elinden aldım, dikkatlice yerine tuttum. —Bana her şeyi anlat —dedim— Onu korumadan. Kendini benden saklamadan. Elif gözlerini kapattı. Ve anlatmaya başladı… Bölüm 2 Elif konuşmaya başladığında sesindeki her kelime, sanki kırık bir camın üzerinden geçiyordu. “Her şey… dosyalarla başladı, anne.” Buz torbasını çenesine tutarken gözleri boşluğa bakıyordu. “Bilgisayara yazıcıdan düşen bir klasör gördüm. Banka hareketleri… transferler… Mert’in ‘iş gezisi’ dediği günlerde başka hesaplara para çıkışı vardı. Mersin, Antalya, İzmir… ama o hiçbirinde değildi.” Bir an durdu, nefes aldı. “Bunu sorduğumda güldü. ‘Sen son zamanlarda fazla kuruntu yapıyorsun’ dedi. Sonra da… bana psikolog görmem gerektiğini söyledi.” Sessizlik odayı doldurdu. Ramiz Kaya kapıda duruyor, hiçbir şey kaçırmadan dinliyordu. Elif devam etti: “İki hafta sonra klasör yoktu. Bilgisayarımın şifreleri değişmişti. Telefonuma baktı. Notlarımı sildiğimi sanıyordu ama ben çoktan her şeyi gizli bir hesapta saklamıştım.” Gözleri doldu ama ağlamadı. “Bu gece… eve geç geldi. Bir şey bulduğumu anladı. ‘Neye bakıyorsun?’ dedi. Ben inkâr ettim. Ama inanmıyordu.” Elif’in sesi titredi. “Sonra yüzümü tuttu. Çok sakin bir sesle… ‘Sana ait olan şeyleri karıştırma’ dedi.” Bir saniye sustu. “Ve beni kapıya vurdu.” O an odada hava değişti. Sadece bir darp olayı değil. Bu, planlanmış bir susturma sistemiydi. Ramiz Kaya dişlerini sıktı. Kapının dışında bir hareketlilik başladı. Bir polis içeri girdi: —Komiserim… Mert Demir’in avukatı ısrarla müvekkiliyle görüşmek istiyor. Ayrıca “yanlış anlaşılma” olduğunu söylüyor. Ramiz tek cümle söyledi: —Kimse onunla konuşmayacak. Sonra bana döndü. —Gülseren Hanım… bu dosya büyür. Başımı salladım. —Zaten büyümek için geldi. Elif’e baktım. —Kızım… dinle. Bundan sonra hiçbir şey tek başına yürümeyecek. Ne mesaj, ne telefon, ne açıklama. Hepsi bitecek. Elif fısıldadı: —Beni deli gibi gösterecekler… Gülümsedim. Ama bu bir sıcaklık değil, bir uyarıydı. —Oyun orada başlıyor zaten. 03:20’de hastane raporu geldi. Doktor netti: “Mandibula kırığı. Düşme ile uyumlu değil. Darbe kaynaklı.” Avukatın yüzü ilk kez değişti. Beni koridorda yakaladı. Takım elbisesi pahalıydı ama sesi artık eskisi kadar kendinden emin değildi.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.