Emekli Anne Çocuklara Bakıcı Oluyor
Çocuklarım evimi ücretsiz bir kreşe çevirdiler… Ta ki nihayet "yeter" deyip, hiçbir uyarı yapmadan çekip gittiğim o güne kadar. “Anne, artık çalışmıyorsun. Dünyalar kadar vaktin var. Çocuklara birkaç saat bakıversen ne olur ki?” Bu cümle, huzurumu yavaş yavaş çalıp götürdü. Benim adım Meryem. 66 yaşındayım ve sakin bir emeklilik hakkını kazanmak için PTT’de tam otuz yıl çalıştım. Geç uyanmayı, bahçemle ilgilenmeyi ve yıllardır biriktirdiğim kitapları okumayı hayal etmiştim. Ancak çocuklarım, Ömer ve Leyla’nın başka planları vardı. Emekli olduğum an, evim sığınağım olmaktan çıktı ve onların rutinlerinin bir parçası haline geldi. Ömer sabahın köründe damlar, işe gitmeden önce —“sadece bir süreliğine”— çocuklarını bırakırdı. Bu sırada Leyla da işten bunalmış bir halde daha geç gelir, dinlenmek ya da arkadaşlarıyla buluşmak için çocuğunu bana bırakırdı.Bir iyilik olarak başlayan şey, her günkü bir mecburiyete dönüştü. Artık yapıp yapamayacağımı sormuyorlardı; çantalar, bezler ve yemek talimatlarıyla kapıda bitiveriyorlardı. Torunlarımı canımdan çok seviyorum ama vücudum artık genç bir kadınınki kadar güçlü değil. Belim ağrıyordu, bitkilerim ölmeye başlamıştı ve evim her zaman oyuncaklar ve kırıntılarla doluydu. Asıl sorun çocuklar değildi. Çocuklarımın her şeyi kendilerine hak görmeleriydi. Bir salı günü, kalbimi kontrol ettirmek için doktor randevum vardı. Onlara bir hafta önceden söyledim. Bir şeyler ayarlamaya çalışacaklarını belirttiler. Ancak o sabah Ömer yine geldi. “Kız kardeşinin işi çıkmış, benim de önemli bir toplantım var. Sadece bir an sürecek anne. Onları da yanına alıver,” dedi ve daha cevap vermeme fırsat kalmadan bebeği kucağıma tutuşturup koşturarak gitti. Randevumu iptal etmek zorunda kaldım çünkü hasta insanlarla dolu bir bekleme odasında iki küçük çocukla başa çıkamazdım. O gün hayal kırıklığından ağladım. Benim sağlığım önemli değildi; onların rahatlığı önemliydi. Bir cuma günü, çocukları akşam saat 6’da alacaklarına söz verdiler. Saat 8 oldu. Sonra 10. Sonra gece yarısı. Telefonlarına cevap vermediler. Çocuklar koltuğumda, anne babalarını özledikleri için ağlayarak uyuyakaldılar. Nihayet gece saat 2’de, gülerek ve alkol kokarak geldiler. Leyla, uyuyan kızını teşekkür bile etmeden alırken, “Aman anne, abartma. Biraz nefes almaya ihtiyacımız vardı. Senin yanındayken iyiler işte,” dedi. En sarsıcı olanı ise, bedavaya yaptığım bunca şeye rağmen beni hâlâ eleştirmeleriydi. Bir gün Leyla, çocuğuna reçelli ekmek verdiğim için beni azarladı. “Şeker yiyemeyeceğini biliyorsun. Diyetini mahvediyorsun. Eğer onlara bakacaksan, bunu düzgünce yap,” dedi küstahça. Yemeklerinin parasını ben ödüyor, arkalarını ben topluyordum. Yine de bana bir çalışanmışım gibi davranıyorlardı. Ömer bile evin çok ağır dezenfektan koktuğundan ve bunun çocuklar için kötü olduğundan şikayet ediyordu. Kendimi görünmez hissediyordum. Onca yıl çalışan Meryem değil; onları büyüten anne değil; sadece… onların sorunlarını çözmek için var olan o "babaanne"ydim. Son damla, Ömer’i telefonda konuşurken duyduğumda geldi: “Hafta sonu gezisi için endişelenme. Annemin yapacak hiçbir işi yok, o çocuklara bakar.” O hafta sonu, valizlerle geldiklerinde hiçbir şey söylemedim. Gülümsedim, çantaları aldım ve onlara iyi yolculuklar diledim. Her şeyin hallolduğunu düşünerek mutlu mesut gittiler. Ama çoktan karar verdiğimi bilmiyorlardı. Aynı öğleden sonra, güvendiğim bir komşumu aradım. Sonra bir gezi rezervasyonu yaptım. Valizimi bebek bezleri veya oyuncaklarla değil; elbiselerim, yürüyüş ayakkabılarım ve güneş kremimle doldurdum. Evimi temizledim, her yeri kilitledim ve yeni bir şeyi seçtim: Kendimi. Pazartesi sabahı, Ömer gelmeden çok önce, havaalanına giden bir taksideydim bile. Kapıya bir not bıraktım: