YENİ DOĞAN İKİZLERİMİN İKİSİNDE DE DOWN SENDROMU OLDUĞUNU SÖYLEDİLER

İkizlerimi dünyaya getirdiğimde yirmi dört yaşındaydım. Aylar boyunca onları ilk kez kucağıma alacağım anı hayal etmiştim. İki küçücük yüz, iki incecik ağlama sesi ve eşimin elimi tutarken ikimizin de mutluluktan gözyaşı döktüğü o anı düşünüyordum. Ama doğumhanenin bir anda sessizliğe gömülmesiyle bir şeylerin ters gittiğini anladım. Doktor hemşireye baktı. Hemşire ise gözlerini benden kaçırdı. Sonra duymaya hiç hazır olmadığım o sözler geldi. Yeni doğan ikizlerimin ikisinde de Down sendromu olabileceğini söylediler. Sanki bütün oda başımın etrafında dönmeye başladı. Eşim tek kelime etmedi. Annem ağlamaya başladı. Doktor birtakım testlerden, kontrollerden ve bundan sonraki süreçten söz ediyordu ama söylediklerinin neredeyse hiçbirini duymuyordum. Aklımda yalnızca korkunç bir düşünce dönüp duruyordu: Ben bunu yapamam. Korkuyordum. Gelecekten korkuyordum. Üstleneceğim sorumluluktan korkuyordum. Hayatımın birkaç dakika içinde tamamen değişmiş olmasından korkuyordum. Ve kimse beni durduramadan, daha sonra hayatım boyunca pişman olabileceğim bir karar verdim. Önüme getirilen evrakları imzaladım. Bebekleri eve götüremeyeceğimi söyledim. Sonra hastaneden çıktım. Koridorda ilerlerken arkadan gelen ağlama seslerini hâlâ hatırlıyorum. Çıkış kapısına doğru attığım her adım, bir öncekinden daha ağırdı. Otoparka ulaştığımda ellerim o kadar titriyordu ki araba anahtarını bile doğru düzgün tutamıyordum. Kendime arkamı dönmemem gerektiğini söyledim. Hastanenin onlar için iyi bir aile bulacağını düşündüm. Korkudan çocuklarını büyütemeyen bir annedense, onları gerçekten isteyen bir ailenin yanında daha mutlu olacaklarına kendimi inandırmaya çalıştım. Tam arabanın kapısını açacakken arkamdan birinin çığlık attığını duydum. “BEKLEYİN!” Olduğum yerde donup kaldım. Bir hemşire hastanenin girişinden bana doğru koşuyordu. Nefes nefese kalmıştı ve bir eliyle durmam için işaret ediyordu. İlk anda kararımı değiştirmem için beni ikna etmeye çalışacağını sandım. Ama yanıma ulaştığında yüzü bembeyazdı. Gözlerinde yalnızca telaş değil, korku da vardı. Ve söylediği ilk cümle bütün bedenimin buz kesmesine neden oldu. “Size söylemedikleri bir şey var.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Ne demek istiyorsunuz?” Hemşire omzunun üzerinden hastaneye baktı, sonra bileğimden tuttu. “İkizleriniz hakkında size söyledikleri…” Bir an durdu ve güçlükle yutkundu. “…gerçeğin tamamı değil.” Tam o sırada hastanenin girişinde doktorun bize doğru hızla yürüdüğünü gördüm. Hemşire yüzüme yaklaşıp sesini neredeyse duyulmayacak kadar alçalttı. “Bebeklerinize yapılan ikinci testin sonucunu kimse size göstermedi. Çünkü o sonuç ortaya çıkarsa, bugün burada yaşananların nedenini açıklamak zorunda kalacaklar…”Hemşirenin söylediği o sözleri duyunca elimdeki araba anahtarı yere düştü. “Ne sonucu?” diyebildim. Sesim kendi kulağıma bile yabancı geliyordu. Hemşire cevap vermek üzereydi ki hastanenin girişinden bize doğru gelen doktor hızlandı. “Sevda Hanım!” İlk kez adımla sesleniyordu. Yanımdaki hemşirenin yüzündeki korku daha da belirginleşti. Doktor yanımıza ulaştığında nefes nefeseydi. “Burada konuşmamamız gerekiyor,” dedi. Ben geri çekildim. “Hayır. Tam da burada konuşacağız.” Eşim Hakan birkaç metre gerimizde durmuştu. Ne zaman peşimden geldiğini fark etmemiştim.Yüzü solgundu. Annem de hastanenin kapısında bekliyordu. Hemşire derin bir nefes aldı. “İlk değerlendirmede bebeklerde Down sendromu düşündüren bazı fiziksel bulgular görüldü. Ama kesin tanı konmadan önce ileri inceleme yapılması gerekiyordu.” Doktora döndüm. “Bana kesinmiş gibi söylediniz.” Doktor gözlerini kaçırdı. “İletişim konusunda hata yapılmış olabilir.” “Hata mı?” Bağırdığımı sonradan fark ettim. “Ben çocuklarımı az önce hastanede bıraktım!” Otoparktaki birkaç kişi bize bakmaya başlamıştı ama umurumda değildi. Hemşire devam etti. “İkinci değerlendirmede ilk şüpheyi desteklemeyen bulgular çıktı. Kesin genetik sonuç henüz tamamlanmadı. Ama asıl mesele sadece bu değil.” Kalbim yeniden hızlandı. “Daha ne var?” Hemşirenin bakışları Hakan’a kaydı. İşte o an içime açıklayamadığım başka bir korku çöktü. Hakan başını öne eğdi. “Bana bak,” dedim. Bakmadı. “Hakan, bana bak!” Sonunda gözlerini kaldırdı. Ve ağlamaya başladı. “Özür dilerim.” O iki kelime, başıma gelecek hiçbir şeye beni hazırlamamıştı. “Neden özür diliyorsun?” Hakan ellerini yüzüne götürdü. Doktor araya girmek istedi ama hemşire onu susturdu. “Bence artık gerçeği bilmesi gerekiyor.” Sonra bana döndü. “Eşiniz doğumdan önce hastane yönetimiyle görüşmüş.” Bir an hiçbir şey anlamadım. “Neden?” Hakan titreyen bir sesle konuştu. “Ben korktum.” “Korktun mu?” “İkizlerden… sorumluluktan… maddi durumumuzdan… her şeyden.” İçimdeki öfke yükseldi. “Devam et.” “Doktor ilk şüpheden bahsettiğinde…” Sustu. “Devam et!” “…sana durumun kesinmiş gibi anlatılmasına itiraz etmedim.” Dizlerimin bağı çözüldü. Arabanın kapısına tutundum. “Ne demek itiraz etmedin?” Hakan ağlıyordu. “Çünkü senin de benim gibi korkup vazgeçeceğini düşündüm.” Dünyanın sesi kesildi sanki. Arabalar geçiyor, insanlar konuşuyor, hastane kapıları açılıp kapanıyordu. Ama ben yalnızca onun son cümlesini duyuyordum. “Benden çocuklarımızdan vazgeçmemi mi istedin?” “Hayır… yani…” “İstedin.” Hakan susunca cevabı almış oldum. Hemşire cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.