Yolda Yardım Ettiğim Kadın Yüzünden İşimi Kaybettim
Yaklaşık yirmi dakika sonra telefonum çaldığında hâlâ aynı otoparkta oturuyordum. Ekranda tanımadığım bir numara vardı. Açıp açmamak arasında kaldım ama sonunda cevap verdim. “Taylan Bey?” dedi sakin bir kadın sesi. “Ben Şebnem. Bu sabah yardım ettiğiniz hanımefendinin yanında bulunan sağlık görevlilerinden biriyim. Kendisi hastaneye ulaştırıldı. Şu an bilinci açıldı ve ısrarla sizi soruyor.” Gözlerimi kapattım. En azından yaşıyordu. “İyi mi?” diye sordum. “Doktorları sizinle tıbbi ayrıntı paylaşamaz, ama şu an stabil olduğunu söyleyebilirim. Sadece sizi bulmamızı istedi. Ambulans ekibine bıraktığınız kartvizitinizden numaranıza ulaştık.”Teşekkür edip telefonu kapattıktan sonra birkaç dakika kıpırdamadan oturdum. İçimde birbirine zıt iki duygu vardı: İşimi kaybetmenin ezici ağırlığı ve doğru olanı yapmış olmanın sessiz huzuru. Öğlene doğru kızlarımı okuldan alacak komşum Bedia'yı aradım. Sesimdeki tuhaflığı hemen fark etti. “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Kısaca işten çıkarıldığımı söyledim ama ayrıntıya girmedim. “Kızları bugün ben alırım,” dedi. “Sen kendini toparla.” O an, insanın hayatını yalnızca büyük olayların değil, küçük iyiliklerin de taşıdığını bir kez daha hissettim. Öğleden sonra hastaneye uğradım. Koridorda beni, sabahki kargaşadan hatırladığım sağlık görevlisi Şebnem karşıladı. “Sizi görünce rahatlayacak,” dedi. “Ama çok yormayalım.” Beni özel bir odaya götürdü. Yatakta yatan yaşlı kadın sabahkinden daha solgundu ama gözleri açıktı. Gümüş rengi saçları düzgünce toplanmıştı. Beni görünce elini uzattı. “Sen,” dedi kısık ama net bir sesle. “Beni bırakmayan adam.” Yanına yaklaşıp elini tuttum. “İyi olmanıza sevindim.” “Adım İclal Sertoğlu,” dedi. “Bugün orada durmasaydın belki torunlarımı bir daha göremeyecektim.” Bana teşekkür etti, sonra yorulduğu belli oldu. Odadan çıkmadan önce hafifçe gülümsedi. “İnsanlığın hâlâ bitmediğini hatırlattın,” dedi. O cümle, bütün sabah duyduğum en değerli şeydi. Akşam eve gidip kızlarımı kucağıma aldığımda güçlü görünmeye çalıştım. Gülin sekiz, Tomris on bir yaşındaydı. “Bugün neden erken geldin?” diye sordular. Onlara paniğe yol açmayacak kadarını anlattım: işte kötü bir gün geçirdiğimi ama birine yardım ettiğim için pişman olmadığımı söyledim. Gülin, “Öğretmenim biri düşerse yardım etmemiz gerektiğini söylüyor,” dedi. Tomris ise biraz daha büyümenin verdiği dikkatle yüzüme baktı. “Sen doğru olanı yaptın baba,” diye fısıldadı. Rüştü'nün ofiste esirgediği onayı, çocuklarım birkaç kelimeyle bana verdi. Ertesi sabah, ajansın insan kaynaklarından otomatik tonda yazılmış bir e-posta aldım. Kimlik kartımı ve şirket bilgisayarını teslim edip masamda kalan kişisel eşyaları almam için ertesi gün saat dörtte gelebileceğim yazıyordu. Gecenin büyük bölümünü uyumadan geçirdim. Dört yılımı verdiğim masaya dönüp eşyalarımı kutuya koymak, sanki hayatımın başarısızlığını elle toplayacakmışım gibi ağır geliyordu.