11 GÜNLÜK KOMADAN UYANDIĞIMDA

Ancak henüz bilmediğimiz çok daha önemli bir gerçek vardı. Hemşireyi çağırdım ve doktorumla görüşmek istediğimi söyledim. Doktor geldiğinde öncelikle sağlık durumumu kontrol etti. Ardından kendisiyle yalnız konuşmak istediğimi belirttim. Ona torunumun anlattıklarını söyledim. Doktorun yüzü ciddileşti. "Bu durumda hastane yönetimine haber vermemiz gerekiyor. Ayrıca polisle görüşmelisiniz." Başımı salladım. "Ancak kızımın uyandığımı öğrenmesini henüz istemiyorum." Doktor kısa bir süre düşündü. "Sağlığınızı tehlikeye atacak hiçbir şeye izin veremem. Ama güvenliğiniz konusunda gerekli önlemleri alabiliriz." O öğleden sonra hastaneye iki polis memuru geldi. Kuzey'in telefonundaki ses kaydını dinlediler. Ardından kaza tutanaklarının yeniden incelenmesini sağlayacaklarını söylediler. Fakat içimde hâlâ cevaplanmamış bir soru vardı. Kızım gerçekten beni öldürmeye mi çalışmıştı? Ertesi gün polis memurlarından biri hastaneye geldi. "Aracınız incelendi. Fren sisteminde dışarıdan müdahale edildiğine ilişkin bulgular var. Olay artık sıradan bir trafik kazası olarak değerlendirilmiyor." Dünyam başıma yıkıldı. Öz kızımın, beni dünyaya getirdiğim günkü hâli gözümün önüne geldi. İlk adımları, ilk okul günü, hastalandığında başucunda sabahladığım geceler... Acaba nerede yanlış yapmıştım? Polis, Erdem hakkında da araştırma başlatıldığını söyledi. Kuzey'in kaydı önemliydi ancak tek başına bütün soruları cevaplamıyordu. İki gün sonra beklediğimiz haber geldi. Kazadan önceki sabah Erdem'in evimizin bulunduğu sokağa geldiği, bir komşumuzun güvenlik kamerasına yansımıştı. Görüntülerde arabamın kaputunu açtığı görülüyordu. Polisler Erdem'i ifadeye çağırdı. Ancak asıl şaşırtıcı gelişme, Tülay'ın yeniden hastaneye geldiği akşam yaşandı. Doktorumun izniyle odada polislerin bulunacağı bir görüşme ayarlanmıştı. Kuzey ise güvenli bir yerde, hemşirelerin yanındaydı. Tülay içeri girdiğinde beni gözlerim açık görünce olduğu yerde donakaldı. "Anne!" Yüzündeki ifadeyi hayatım boyunca unutmayacağım. Önce şaşkınlık, ardından korku... Sonunda ağlamaya başladı. "Anneciğim! Uyandığına inanamıyorum!" Elimi tutmak için yaklaştığında geri çektim. "Tülay, bana neden bunu yaptın?" Bir anda sustu. "Neden bahsediyorsun?" "Kuzey her şeyi duymuş. Erdem'in arabamla ilgilendiğini de biliyorum." Yüzü bembeyaz oldu. "Anne, ben..." "Evimi satmadığım için mi? Yoksa seni değil de Kuzey'i korumak istediğim için mi?" Sandalyeye çöktü. "Ben böyle olmasını istemedim!" O an bütün şüphelerim ağır bir gerçeğe dönüşmeye başladı. Tülay ağlayarak konuştu. "Erdem'in borçları yüzünden evimizi kaybedecektik. Bana annen korkarsa yardım etmeyi kabul eder, dedi. Arabanda küçük bir sorun çıkaracağını, seni yolda bırakacağını söyledi." Gözlerime inanamadım. "Ve sen buna izin mi verdin?" Cevap vermedi. "Tülay! Ben senin annenim!" Kızım elleriyle yüzünü kapattı. "Senin kaza yapacağını bilmiyordum. Yemin ederim bilmiyordum!" Tam o sırada kapı açıldı. İçeri giren polis memuru, Tülay'dan kendileriyle gelmesini istedi. Kızım ayağa kalkarken son kez bana baktı. "Anne, beni affedebilir misin?" Gözyaşlarımı tutamadım. "Şu anda senden duymak istediğim tek şey, bütün gerçeği anlatman." Tülay polislerle birlikte odadan çıktı. Sonraki günlerde Erdem'in yalnızca korkutmak amacıyla değil, arabamın frenlerine müdahale ederek beni ciddi bir tehlikeye attığına ilişkin başka deliller de ortaya çıktı. Tülay ise kocasının planından önceden haberdar olduğunu kabul etti. Ancak kazadan sonra korktuğu için sustuğunu, hatta bu süreçte evimi satabilmek amacıyla benim adıma işlem yaptırmanın yollarını araştırdığını itiraf etti. Soruşturma devam ederken avukatımla görüştüm. Evim ve birikimlerim için daha önce hazırladığım düzenlemeleri gözden geçirerek Kuzey'in geleceğini güvence altına alacak gerekli işlemleri başlattım. Ama beni asıl üzen şey para değildi. Yıllarca her istediğini yapmaya çalıştığım kızımın, benim hayatımı kendi borçlarından daha değersiz görmesiydi. Hastaneden taburcu olduğum gün Kuzey elimden tutarak beni arabaya kadar götürdü. "Babaanne, artık eve gidiyoruz, değil mi?" Gülümsedim. "Evet, canım. Kendi evimize gidiyoruz." Arabanın arka koltuğuna oturduğunda küçük sırt çantasından katlanmış bir kâğıt çıkardı. "Bunu sen uyurken çizmiştim." Kâğıdı açtım. Resimde küçük bir ev vardı. Bahçesinde iki kişi el ele tutuşuyordu. Biri yaşlı bir kadın, diğeri küçük bir çocuktu. Üzerine büyük harflerle şu cümleyi yazmıştı: "BABAANNEM UYANINCA YİNE MUTLU OLACAĞIZ." Gözlerim doldu. Kuzey başını omzuma yasladı. "Biliyor musun babaanne, herkes bana hastaneden eve gitmem gerektiğini söylüyordu. Ama sen uyurken elini tuttuğumda beni duyduğunu hissediyordum." Ona sarıldım. "Belki de gerçekten duyuyordum." Aradan birkaç ay geçti. Soruşturmanın ardından Erdem ve Tülay hakkında dava açıldı. Süreç boyunca avukatım beni bilgilendirdi. Kızımın yaptıklarıyla yüzleşmek kolay olmadı. Onunla yeniden nasıl bir ilişki kurabileceğime karar vermek için zamana ihtiyacım vardı. Bir pazar sabahı Kuzey'le kahvaltı hazırlarken kapının altından bırakılmış bir zarf buldum. Tülay'dan geliyordu. İçinde uzun bir özür mektubu vardı. Son satırında şöyle yazıyordu: "Anne, beni affetmeni beklemiyorum. Sadece yıllardır sevginin bana her istediğimi vermen olduğunu sandığımı, aslında ne kadar yanıldığımı çok geç anladığımı bilmeni istiyorum." Mektubu katlayıp çekmeceye koydum. Henüz onu affetmeye hazır değildim. Ama içimdeki öfkenin, Kuzey'le geçireceğim güzel günleri elimden almasına da izin vermeyecektim. O sırada torunum mutfaktan seslendi. "Babaanne! Yumurtaları yaktım galiba!" Koşarak mutfağa gittim. Tavanın içindeki yumurtalar kömüre dönmüştü. Kuzey suçlu suçlu yüzüme bakıyordu. İkimiz de kahkahalara boğulduk. O sabah yeniden kahvaltı hazırlarken hayatımın en önemli gerçeğini anladım. Bir insanın ailesi olması, onun her davranışına katlanmak zorunda olduğunuz anlamına gelmiyordu. Bazen sevdiklerinize karşı koymak, hem kendinizi hem de korumakla yükümlü olduğunuz insanları kurtarmanın tek yoluydu. Dokuz yaşındaki torunum bunu benden önce anlamıştı. Ben ona dört yıl boyunca yürümeyi, okumayı ve hayata güvenmeyi öğretmiştim. O ise yalnızca on bir günde bana çok daha değerli bir şey öğretmişti. Sevgi, aynı kanı taşımakla değil, en çaresiz anınızda bile birinin elini bırakmamayı seçmekle ölçülüyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.