Babamın mirası paylaşıldığı gün
Anahtar kilidin içinde zorlukla döndü. İçerisi yoğun bir talaş, toz ve rutubet kokuyordu. Bir gaz lambası yaktım. Her yer eski aletler, çürümüş tahtalar ve örümcek ağlarıyla doluydu. Odada tek sağlam duran şey, babamın gençliğinde kendi elleriyle yaptığı devasa, meşe ağacından marangoz tezgahıydı. El lambasının ışığını tezgahın üzerinde gezdirdim. Tam ortasında, toza bulanmış bir kağıt parçası tutturulmuştu. Üzerinde babamın o pürüzsüz el yazısıyla adım yazıyordu: “Gökhan’a…” Kağıdı elime aldım. Arkasında bir not vardı: “Bu tezgahın sağ alt çekmecesini üç kez kendine çek, sonra sola it.” Dediklerini yaptım. Mekanizma klik etti ve gizli bir bölme aşağı doğru kaydı. İçinden koyu renkli ahşap bir kutu ve kalın bir dosya çıktı. Tam o sırada atölyenin kapısı gürültüyle açıldı. Annem, ağabeyim ve ablam arkamdan gelmişti. Annemin yüzü sapsarıydı, dudakları titriyordu. — Ne arıyorsun orada? Çık dışarı, yıktıracağız burayı zaten! dedi panikle. Ağabeyim öne atıldı, elindeki dosyayı görmüştü: — Ne var o kutuda? Ver onu bana! — Dokunma! dedim. Hayatımda ilk kez onlara karşı sesimi bu kadar sert yükseltmiştim. Ağabeyim duraksadı. Kutunun içinden babamın bıraktığı ses kayıt cihazını ve resmi evrakları çıkardım. Dosyanın en üstünde bir mahkeme ihtarnamesi ve vasiyetname duruyordu. Babamın notunu yüksek sesle okumaya başladım: “Eğer bu yazıyı okuyorsan oğlum, bil ki beni yine yalnız bıraktılar ve yine seni en sona attılar. Beni hastanede çürümeye terk ettiklerinde, ağabeyinin ve ablanın arkamdan dükkanı ve araziyi üzerlerine geçirmek için notere sahte imza attırmaya çalıştıklarını öğrendim. Annen de buna göz yumdu.” Annem dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırıklara boğuldu. Ağabeyimin ve ablamın yüzündeki o kibirli ifade bir anda dehşete dönüştü. Okumaya devam ettim: “Onlara bıraktığımı sandıkları dükkân ve fındıklık, aslında sekiz ay önce benim tarafımdan ipotek ettirildi ve borçlandırıldı. Eğer sana adil davranmazlarsa, o borçların tamamı kanunen onların üzerine kalacak. Ama bu atölye ve üzerindeki beş dönümlük ticari arsa… Bunların hepsi senin adına tescillendi. Belgeler kutunun içinde.” Ağabeyim öfkeyle bağırarak üzerime yürümeye çalıştı: — Yalan! Babam akıl sağlığını kaybetmişti! Tam o sırada atölyenin kapısında köyün muhtarı ve babamın yakın dostu olan avukat belirdi. Avukat elindeki çantayı göstererek sakince konuştu: — Kemal Amca’nın akıl sağlığı raporu tamdır Murat. Hastanede yattığı dönemde tüm kontrolleri yapıldı. Gökhan’a yapılan haksızlığı biliyordu ve her adımı yasal olarak güvenceye aldı. Dükkanın üzerindeki borç senetleri yarın işleme konuluyor. Salondaki o kibirli ailem, bir anda kendi hırslarının ve borçlarının altında ezilmişti. Ağabeyim tek kelime edemeden dışarı fırladı. Ablam kocasının koluna girip ağlayarak uzaklaştı. Annem ise yüzüme bakacak yüzü kalmadığı için başı önde evden içeri kaçtı. Kutunun en altından küçük bir mektup daha çıktı. Babamın son satırları şunlardı: “Seni 'en küçük' diyerek hep ezmeye çalıştılar oğlum. Ama bilmediler ki, bir evin temeli en sağlam taşı neredeyse oraya kurulur. Sen benim bu hayattaki tek gururumdun. Hakkını helal et.” O gece atölyenin kapısını kapattım. Üzerime yıkmaya çalıştıkları o eski taş bina, babamın merhameti sayesinde benim hayattaki en sağlam sığınağım olmuştu. Sizin hikayenizdeki o derin burukluğu ve haklı adaleti hissettirecek benzer bir atmosferle kaleme aldım. İsterseniz hikaye üzerinde değişiklikler yapabiliriz.