Burada yaşayacağız, dedi gelinim

“Henüz sizin adınıza bir işlem tespit etmedik,” dedi Turgay Bey. “Yine de tapuya gidip kimlik ve yetki kontrolleri konusunda bilgi alacağız. Sizin imzanız olmadan bu evi satamazlar.” O anda İdil'in kapımdan içeri bakarken neden mobilyalarımı ve merdivenleri incelediğini anladım. Onlar yalnızca kalacak yer aramıyorlardı. Ellerinde olmayan son güvenceye de göz dikmişlerdi. Öğleden sonra Barış mesaj gönderdi: “Anne, İdil'le konuşmamız gerekiyor. Borcu öderiz. Yeter ki başka bir yere gitme.” Başka bir yere gitmek mi? Kendi evimden? Cevap vermedim. Turgay Bey'in yönlendirmesiyle, ikisine yalnızca avukatım üzerinden iletişim kurulacağını bildiren resmî bir yazı gönderildi. Gülten Hanım'ın kamera kaydını da sakladık. Ertesi gün hiç beklemediğim biri aradı. İdil'in küçük kardeşi Sezin'di. Onu düğünden beri birkaç kez görmüştüm. Sesi telaşlıydı. “Müjgan Teyze, ablamın söylediği her şeye inanmayın. Barış Ağabey'in bilmediği şeyler var.” Buluşmak için yakındaki pastaneyi seçtik. Sezin masaya oturur oturmaz eski bir banka dekontu uzattı. “Ev satışından önce ablam ailemize dört milyon lira gönderdi. Anneme ‘Yatırım yapacağız’ dedi. Sonra parayı kendi üzerine kayıtlı bir şirkete aktarttı. Barış Ağabey'e ise tamamını borçlara ödediğini söyledi.” Şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Bana neden anlatıyorsun?” “Çünkü dün akşam sizin evinize ait fotoğrafları gördüm. Ablam ‘Birkaç ay içinde burayı elden çıkaracağız,’ diyordu. Annem bile korktu. Benden size haber vermemi istedi.” Dekontun fotoğrafını avukatıma ilettim. Paranın nasıl ve hangi amaçla aktarıldığının araştırılabileceğini söyledi. Sezin'e tanık olmayı isteyip istemediğini sorduğumda, başını salladı. O akşam Barış kapıya yalnız geldi. Onu içeri almadım. İkimiz kapının iki yanında, aramızda yıllarca söylenmemiş sözler dururken konuştuk. “Anne, İdil'in ailesine para gönderdiğini öğrendim,” dedi. “Bana yalan söylemiş.” “Sen bana kaç kere doğruyu söyledin Barış?” Başını eğdi. “Evin satılık olduğunu söylemedin. Paranın nereye gittiğini sakladın. Karın bana vurduğunda sustun. Bunların hangisini İdil senin yerine yaptı?” Cevap veremedi. Sonra cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. İdil'in bir emlakçıya gönderdiği mesajların çıktısıydı. Mesajlarda, benim evi satmaya razı edilmeye çalışılmamdan ve “önce eve yerleşmek gerektiğinden” söz ediliyordu. “Annem sonunda kabul eder, diye düşünmüşüm,” dedi fısıltıyla. “Onun planını anlayınca bile sustum.” “Çünkü sen de işine gelen kısmını istedin.” Gözlerinden yaşlar aktı. Çocukluğundaki gibi sarılmak istediğini gördüm. Ama kapıyı açmadım. “Benden af dilemeden önce kendinden hesap sor,” dedim. Bir hafta sonra Turgay Bey'in bürosunda buluştuk. İdil içeri girdiğinde o kendinden emin hâlinden eser kalmamıştı. Barış diğer ucunda oturuyordu masanın. Önlerine borç sözleşmesi, banka kayıtları ve ihtarname kondu. Turgay Bey sakin bir sesle konuştu: “Müjgan Hanım'ın alacağı hukuken takip edilebilir. Ödeme konusunda anlaşma olmazsa yasal yollara başvuracağız. Ayrıca konutuyla ilgili rızası dışında işlem yapılmaya çalışılması hâlinde gerekli başvurular yapılacak.” İdil birden sesini yükseltti. “Bu kadar para için oğlunu mahkemeye mi vereceksin?” “Elbette mesele yalnızca para değil,” dedim. “Bana ait olanın üstüne basarak yeni bir hayat kurmanıza izin vermeyeceğim.” Sezin'in verdiği dekontlar konuşulunca İdil'in bakışları değişti. Önce inkâr etti, sonra parayı sakladığını kabul etti. Şirket hesabına aktarılan tutarın bir kısmının hâlâ durduğunu söyledi. Barış başını ellerinin arasına aldı. “Bana neden söylemedin?” İdil dişlerini sıktı. “Çünkü sen hiçbir şeyi yönetemiyorsun!” O an anladım ki oğlumun evliliğini ben yıkmıyordum. İçinde zaten uzun zamandır çatlaklar vardı. Ben yalnızca onların altında kalmayı reddediyordum. Sonraki haftalarda avukatların gözetiminde bir ödeme anlaşması yapıldı. İdil'in şirketinden geri aktarılan parayla borcun büyük bölümü ödendi; kalan miktar için takvim oluşturuldu. Barış arabasını satıp küçük bir daireye kiracı çıktı. İdil'le ayrı yaşamaya başladılar. O görüşmenin ardından yaşadığım en zor gece, alacak meselesinin çözüldüğü gece değildi. Barış'ın çocukken yaptığı bir resmi bulduğum geceydi. Resimde üçümüz el eleydik. Evin çatısından duman yükseliyor, bahçede kocaman bir güneş gülümsüyordu. Altına eğri büğrü harflerle “Annem bizi hep korur” yazmıştı. Resmi avucumda tutarken ağladım. Bir zamanlar verdiğim sözü bozduğumu sanıyordum. Sonra Rıfat'ın eski defterini açtım. Bir sayfanın kenarına şöyle yazmıştı: “Bir çocuğu korumak, yaptığı her yanlışı örtmek değildir. Bazen gerçeğin önünde durmasına izin vermektir.” Ertesi sabah Barış'a mesaj yazdım. “Borcun ne kadarını ödeyebildiğinden önce ne kadar değişebildiğini görmek istiyorum. Yardıma ihtiyacın olursa sana yol gösterebilirim. Ama senin yerine yürümeyeceğim.” Saatler sonra cevap geldi: “İlk kez bunu anladım anne.” Bu cümleye inanmak istedim. Yine de güvenin kelimelerle değil, zaman içinde yapılanlarla kazanıldığını biliyordum. İdil ise avukatı aracılığıyla özür iletti. Kendisiyle görüşmek istemedim. Komşumun kamerasındaki görüntü, gerektiğinde başvurulabilmesi için saklandı. Tokadın bıraktığı iz çoktan geçmişti; bıraktığı ders henüz tazeydi. Gülten Hanım da bir gün bahçenin çitlerine yaslanıp bana baktı. “O gün polisi aramadığın için pişman mısın?” diye sordu. Uzun süre düşündüm. “Keşke o anda kendimi daha fazla korusaydım,” dedim. “Ama artık bunu nasıl yapacağımı biliyorum.” Gülümsedi. “Rıfat Bey seni böyle görse gurur duyardı.” O sözler yüreğime dokundu. Çünkü yıllarca güçlü olmayı sessizce katlanmak sanmıştım. Şimdi ise gerçek gücün, hayır dedikten sonra suçluluk duygusuna rağmen sözünün arkasında durabilmek olduğunu öğreniyordum. Çevremdeki herkes aynı fikirde değildi. Bazı akrabalar “Sonuçta tek oğlun” dedi. Kimileri de “Yaşlanınca sana kim bakacak?” diye sordu. Onlara tek bir cevap verdim: “Bir gün yardıma ihtiyacım olursa yardım isterim. Ama bugün korktuğum için evimi teslim etmeyeceğim.” Bir sabah Barış yeniden geldi. Bu kez ne bavulu vardı ne de bir talebi. Elinde küçük bir saksı taşıyordu. İçinde beyaz bir gül fidanı vardı. “Babamın diktiği güllerin yanına koyarsın diye düşündüm,” dedi. Gözlerim doldu. “Baban o gülleri dikmedi Barış. Ben diktim. Baban toprağını hazırladı. İkimiz birlikte büyüttük.” “Ben hep her şeyin kendiliğinden olduğunu sandım,” dedi. “Ev, para, sofradaki yemek... Senin yorulduğunu bile görmedim.” Bu kez özrünü hemen kabul etmedim. Yalnızca bahçe kapısını açtım ve ona bir kürek uzattım. “Dikmek istiyorsan toprağı kazabilirsin.” Yan yana çalıştık. Aramızdaki sessizlik ilk kez ağır değildi. Geçmişi silmemiştik. Kaybolan güven bir günde geri gelmeyecekti. Ama oğlum hayatında ilk kez bir şeyi istemek yerine emek vererek yerine koymaya çalışıyordu. Akşamüstü yeni fidanın önünde durduk. Barış eve girmek için izin istemedi. Ben de davet etmedim. Ayrılırken yalnızca, “Gelecek hafta sulamaya gelebilir miyim?” diye sordu. “Kapıyı çalarsın,” dedim. “Ben uygun görürsem açarım.” Arkasından bahçeye baktım. Sonbaharın soğuğu eski güllerin yapraklarını dökmüştü. Ama toprağın altında hâlâ hayat vardı. İnsanın evladı için yapabileceği en büyük fedakârlık, bazen ona bir kapı daha açmak değil, kendi kapısının sınırını öğretmektir. Ben oğlumu sevmekten vazgeçmemiştim. Sadece kendimi de sevmeyi öğrenmiştim.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.