Dul Gelinimi İstanbul Havalimanı’nda, Kucağında Torunum
Şirket daha sonra uluslararası bir firmaya satılmış; oğlumun payına ciddi bir servet düşmüştü. Ama Berkay o parayı kendi üzerine geçirmemişti. İdil ve Kuzey adına bir aile varlığı düzeni kurmuş, yönetimi de bağımsız bir kuruma bırakmıştı. “Yani İdil'in bu paradan haberi yok muydu?” diye sordum. “Yoktu. Belgeler belirli koşullarda kendisine açıklanacaktı. Bugün yaşananlar o koşullardan birini oluşturuyor.” Necla yerinden fırladı. “Saçmalık! Berkay böyle bir şeyi benden saklamazdı!” Rauf Bey ikinci sayfayı gösterdi. Üzerinde oğlumun el yazısıyla tek cümle duruyordu: “Ailemden biri, ben öldükten sonra eşimi ya da oğlumu evlerinden uzaklaştırmaya çalışırsa bu dosya hemen açılacak.” İçimden bir şey koptu. Berkay, hayattayken bile böyle bir ihtimalden korkmuştu. “Aklına nereden gelmiş?” diye mırıldandım. Rauf Bey sessizce üçüncü belgeyi çıkardı. Geçmişte Necla'nın Berkay'a yazdığı mesajların dökümüydü. Ablam, İdil'in ailesinin varlıklı olmadığını söylemiş; oğlumdan evliliğini bitirmesini istemişti. Dahası, Kuzey doğduktan sonra bir aile avukatına çocuğun velayetinin hangi durumlarda anne dışında birine verilebileceğini sordurmuştu. “Bunlar geçmişte kaldı!” diye bağırdı Necla. “Ben yalnızca çocuğun iyiliğini düşündüm.” İdil ilk kez gözlerini doğrudan ona çevirdi. “Çocuğumun iyiliğini düşünseydiniz oyuncak ayısını bile almasına izin verirdiniz.” Kuzey kaşığını bıraktı. “Ayıcığım odada kaldı,” dedi. İdil'in sesi titredi. “Almak istediğinde güvenlik görevlisi bizi acele ettirdi.” Onlara söz verdim: O ayıcık birazdan Kuzey'in yanında olacaktı. Tam o sırada Rauf Bey'in telefonu çaldı. Ekrana bakıp kaşlarını çattı, sonra görüşmeyi hoparlöre aldı. Arayan, şirket varlıklarını yöneten kurumun temsilcisiydi. “Rauf Bey,” dedi kadın, “bu sabah İdil Hanım adına hazırlanmış bir yetki belgesiyle hesabın kontrolünü değiştirmeye çalıştılar. İmza bize şüpheli geldiği için işlemi durdurduk.” Odanın içi buz kesti. “Belgeyi kim sundu?” diye sordum. “Necla Hanım'ın yönlendirdiğini söyleyen bir danışman.” Necla'nın gözleri bir anlığına kapıya kaydı. İşte o bakış, beni dosyadaki bütün satırlardan daha fazla ürküttü. Ablam yalnızca gelinimi kovmamıştı; oğlumun bıraktığı servete ulaşmanın yolunu da aramıştı. “Belgeyi hemen avukatıma gönderin,” dedim. Necla çantasını alıp çıkmaya yöneldi. Önünü kesmedim. Yalnızca sakin bir sesle, “Gitmeden önce gerçeği söyle,” dedim. “İdil'e Ankara biletini neden aldın?” “Çünkü burada kalırsa her şey ona geçecekti!” diye haykırdı. Söylediğini duyunca kendisi de sustu. “Demek biliyordun,” dedim. Necla yavaşça koltuğa çöktü. “Berkay'ın yatırımını tesadüfen öğrendim. O servetle aile şirketinin borçlarını kapatabilirdik. Sen son aylarda hesaplara bakmıyordun. Ben de...” “Sen de gelinimi uzaklaştırıp torunumu koz olarak kullanmaya karar verdin.” Başını çevirdi. “Bir gün bana teşekkür edecektin.” “O gün hiç gelmeyecek.” Rauf Bey, şüpheli belgenin incelenmesi ve sorumlular hakkında gerekli başvuruların yapılması için harekete geçti. Necla'nın malikâneye giriş yetkisini kaldırdım. Ona kalacak yerini ve kişisel eşyalarını alması için düzenleme yapılacağını, ama İdil'e bir daha yaklaşamayacağını söyledim. Necla kapıya doğru yürürken durdu. İlk kez incilerini, şık kıyafetlerini, gururunu unutmuş gibi görünüyordu. “Fikret,” dedi kısık sesle, “beni kardeşin olarak hiç affetmeyecek misin?” “Belki bir gün seni dinleyebilirim. Ama affedilmek, yaptığın şeyin sonucundan kaçmak değildir.” Kapı kapandığında büyük salonda uzun bir sessizlik oldu. İdil hâlâ olanlara inanamıyordu. “Berkay bize gerçekten böyle bir güvence mi bırakmış?” diye sordu. Rauf Bey dosyanın sonundan mühürlü bir zarf çıkardı. “Bu da size yazdığı mektup.” İdil zarfı açarken elleri titriyordu. Berkay'ın tanıdık yazısını görünce ağlamaya başladı. İzin isteyip mektubu onun yerine ben okudum. “Sevgili İdil, bunu okuyorsan yanında olamadığım bir zamandasın. Seni korumanın yalnızca güçlü görünmek olmadığını, bazen senden habersiz güvenli bir gelecek hazırlamak olduğunu düşündüm. Ama bilmeni isterim ki en büyük mirasım para değil, senin Kuzey'e öğreteceğin sevgidir. Babamın da bunu hatırlayacağına inanıyorum.” Sesim son cümlede kırıldı. Mektubun altında bana yazılmış bir not vardı: “Baba, İdil'e yardım ederken onun yerine karar verme. Sen bize bir yuva verdin; şimdi o yuvanın kapısını açık tut.” Berkay beni çok iyi tanıyordu. Ailemi korumaya çalışırken bazen onları dinlemeyi unuttuğumu biliyordu. İdil'in karşısına oturdum. “Sana söz verdiğim hâlde bugün bunları yaşadın,” dedim. “Özür dilerim. Bundan sonra burada kalıp kalmayacağına sen karar vereceksin. İstersen kendi evini kurarsın. Ben yalnızca yanında olurum.” İdil uzun süre cevap vermedi. Ardından Kuzey'in saçlarını okşadı. “Ben yardım istemekten utanmıyorum artık,” dedi. “Ama oğlumun korkuyla büyümesini istemiyorum. Önce onun kendini güvende hissetmesini sağlayacağım.” İşler bununla da bitmedi. Üç gün sonra Rauf Bey, sahte yetki belgesindeki imzanın İdil'e ait olmadığını gösteren ön inceleme sonucunu getirdi. O sabah güvenlik kameralarının bir bölümünün kapatıldığı da ortaya çıkmıştı. Serhat, Necla'nın kendisine kameraların bakımda olduğunu söylemesini istediğini itiraf etti. Necla'nın birlikte hareket ettiği danışman hakkında da inceleme başlatıldı. Bana, bütün bu olayları aile içinde kapatmamı öneren eski dostlarım oldu. Onlara tek bir cevap verdim: “Ailenin adını korumak istiyorsanız önce ailedeki insanları koruyun.” İdil'e davayı takip etme konusunda baskı yapmadım. Belgeleri onun avukatına teslim ettik. Kendisinin ve Kuzey'in güvenliği için alınabilecek hukuki önlemleri değerlendirdiler. İdil her adımda söz sahibi oldu. Bir akşam bana, “Berkay yaşasaydı benim bu kadar güçlü olabileceğime inanır mıydı?” diye sordu. “Seni zaten böyle tanıyordu,” dedim. “Ben biraz geç öğrendim.” O gece, oğlumun çalışma odasına yıllardır ilk kez girdim. Masasının çekmecesinde Kuzey'in bebekken çizilmiş bir resmi duruyordu. Resmin arkasına Berkay, “Büyüyünce ona korkusuz bir ev bırakmak istiyorum,” yazmıştı. Kâğıdı İdil'e götürdüm. Birlikte uzun süre ağladık; bu kez gözyaşlarımızın içinde yalnızlık yoktu. Ertesi gün misafir evinin kapısındaki kilitler değiştirildi. Yeni anahtarlar doğrudan İdil'e teslim edildi. Güvenlik görevlilerinin sabahki davranışları incelemeye alındı. İdil de kendi seçtiği bir avukatla görüştü. Hayatına ilişkin hiçbir kararın onun bilgisi dışında alınmayacağını bilmek, yüzüne uzun zamandır görmediğim bir rahatlık getirdi. Bir hafta sonra Kuzey beni bahçeye çağırdı. Elinde kurtardığımız kahverengi ayıcık vardı. Küçük masanın üzerinde üç bardak limonata hazırlamıştı. “Dede,” dedi, “artık kimse annemi göndermeyecek, değil mi?” Diz çöküp göz hizasına indim.“Annen nereye gideceğine kendi karar verecek. Sen de her zaman sevildiğini bileceksin.” Gülümsedi, sonra ayıcığını bana uzattı. “O zaman bugün babam için de bir bardak koyalım.” Üçüncü bardağı masanın boş tarafına koyduk. İdil yanımıza geldi, sandalyeye oturdu. Berkay'ın yokluğunu o gün yine derinden hissettik. Ama ilk kez acımızın yanında huzur da vardı. Yıllar boyunca büyük bir malikâneyi, pahalı eşyaları ve aile soyadımızı korumayı görevim sanmıştım. Oysa oğlumun bana bıraktığı son ders çok daha basitti. Bir aileyi bir arada tutan şey aynı soyadını taşımak değildi. En zor gününde kapının önüne konulan birine, o kapıyı yeniden açabilmekti. Ve o gün anladım: Berkay'ın gerçek mirası kasalarda saklanan servet değil, geride bıraktığı iki insanın korkmadan yaşayabileceği bir gelecekti.