Hastanede Yardım İstedim, Ailem Gelmedi

Kalbim hızlandı. “Bizim borcumuz yok.” “Ben de artık bundan eminim.” “Para verdin mi?” Ceylin gözlerini kaçırdı. “Seksen bin lira.” Yatağın kenarına tutundum. Babamın böyle bir şey yapabileceğini düşünmek istemiyordum. “Dekontun var mı?” diye sordum. Telefonunu uzattı. Havale babamın kişisel hesabına yapılmıştı. Açıklamada 'Beste için destek' yazıyordu. O anda aklıma geçen kış geldi. Annem beni arayıp Ceylin'in maddi açıdan zorlandığını söylemiş, babama yirmi bin lira göndermemi istemişti. Göndermiştim. Üstelik annem, kardeşimi mahcup etmememi tembihlemişti. “Ben de para verdim,” dedim. Ceylin'in gözleri büyüdü. İkimiz de aynı anda telefonlarımıza uzandık. Son iki yıldaki havaleleri açınca mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Babam bazen kardeşimin, bazen benim adımı kullanmıştı. Hastane masrafı, taşınma yardımı, iş kaybı, acil ödeme... Hepsi ayrı ayrı küçük krizlerdi. Hiçbirini karşı tarafa sormamamız özellikle istenmişti. Ceylin telefonunda başka bir yazışma daha buldu. Üç ay önce babam ona, benim kendisinden para istediğimi ama gururum yüzünden bunu kabul etmeyeceğimi yazmıştı. Üstelik “Sakın Beste'yi arama, Ozan da öğrenmesin,” demişti. Oysa tam o tarihte Ozan'la çocuk odasının duvarlarını boyuyorduk. Paramız kısıtlıydı ama kimseye borcumuz yoktu. Dünyaya gelecek kızımız için ikinci el bir beşik almış, her kuruşu birlikte hesaplamıştık. “Kendi zor durumda olduklarını neden söylemediler?” dedim. “Belki utanmışlardır,” dedi Ceylin. Sonra acı acı güldü. “Ama utanmak başka, bizi birbirimize düşürmek başka.” Bir an çocukluğumu hatırladım. Okul müsameremde Ceylin'in hastalandığı söylenmiş, annemle babam gelmemişti. O gün eve döndüğümde Ceylin bahçede oynuyordu. Bana, annemlerin benim sahneye çıkmamı istemediğimi söylediklerini anlatmıştı. İkimiz de küçük olduğumuz için kimin doğru söylediğini sorgulamamıştık. Meğer aramızdaki duvarın ilk tuğlaları o zaman konmuştu. “Bu akşam yemeği bahanesini neden uydurdular?” diye fısıldadım. Ceylin, “Bilmiyorum,” dedi. “Ama öğrenmeden bırakmayacağım.” Tam o sırada babam aradı. Telefonu hoparlöre aldım. “Beste, eve geçebildin mi?” “Henüz değil. Ceylin yanımda.” Uzun bir sessizlik oldu. “Nasıl yani?” “Kardeşim hastaneye geldi. Sizinle akşam yemeği yemeyecekmiş.” Babamın nefesi değişti. “Orada ne konuşuyorsunuz?” “Baba, siz bizim adımıza neden birbirinizden para istediniz?” “Telefonla konuşulacak mesele değil.” “O zaman buraya gelin.” “Şimdi olmaz.” “Peki ne zaman olur? Ben hastanedeyken mi, yoksa birbirimize bir daha güvenemeyecek hâle geldiğimizde mi?” Babam cevap vermeden kapattı. Ozan yarım saat sonra hastaneye yetişti. Beni görünce sarıldı, sonra kızımızı kucağına aldı. Ceylin başımızdan geçenleri kısaca anlattı. Ozan sinirlense de sesini yükseltmedi. “Önce eve gidelim,” dedi. “Beste dinlensin. Yarın ne gerekiyorsa birlikte yaparız.” O gece uyku tutmadı. Nehir her ağladığında Ozan kalkıp onu getirdi. Ben tek elimle başını okşarken telefonumda eski fotoğraflara baktım. Ceylin'le yan yana olduğumuz son kare yıllar öncesine aitti. Annemin doğum gününde çekilmişti. O günden sonra aynı masada otursak bile aramızda görünmez bir mesafe vardı. Sabaha karşı Ceylin'den bir mesaj geldi: “Annem bugün beni aradı. Senin çok sinirli olduğunu, şimdilik senden uzak durmam gerektiğini söyledi.” Cevap yazdım: “Biz artık birbirimizle doğrudan konuşacağız.” Kardeşim bir kalp gönderdi. Küçücük bir işaretti ama içimi rahatlattı. Ama ertesi sabah kapımız çalındığında beklememize gerek kalmadı. Annemle babam karşımızdaydı. Annem elinde bir çorba kabı tutuyordu. Sanki bir önceki gece hiçbir şey yaşanmamış gibi gülümsedi. “Biraz kendine gelmişsindir,” dedi. Ceylin mutfaktan çıkınca gülümsemesi silindi. “Senin burada ne işin var?” “Kardeşimin yanında olmam gereken yerdeyim,” dedi Ceylin. Babam hemen söze girdi. “Yanlış anlamışsınız. Parayı aile için kullandık.” “Öyleyse neden yalan söylediniz?” diye sordum. Annem çorba kabını masaya bıraktı. “Çünkü siz birbirinize her şeyi anlatınca bize danışmıyorsunuz,” dedi. Odaya sessizlik çöktü. Annem sözlerini toparlamaya çalıştı ama artık söylediklerini geri alamazdı. Yıllardır bize ihtiyaç duyulmasını sevdiğini, sorunlarımızı çözerek aileyi bir arada tuttuğunu anlattı. Babamsa başını önüne eğmişti. “Bir arada mı?” dedim. “Ceylin kızımı bir aydır görmedi. Ben kardeşimin beni istemediğini sandım.” Babam sonunda gerçeği söyledi. Önce küçük ihtiyaçlar için para toplamışlar, sonra kendi kredi ve kredi kartı ödemelerini bizim adımıza istedikleri paralarla kapatmaya başlamışlardı. Birbirimizle konuşmamız hâlinde her şey ortaya çıkacaktı. Bu yüzden aramıza küçük kırgınlıklar koymuşlardı. “Evi kaybetmekten korktum,” diye mırıldandı babam. “Yardım isteseydiniz belki ederdik,” dedim. “Ama siz yardım istemediniz. Bizi kullandınız.” Annem ağlamaya başladı. Eskiden olsa hemen onu teselli ederdim. Bu kez etmedim. Ceylin masaya oturup tüm havalelerin listesini çıkardı. Babamdan borçların miktarını, neye harcandığını ve nasıl geri ödeneceğini yazılı olarak açıklamasını istedi. Ozan da borçlar ve evle ilgili belgeleri bağımsız bir uzmana göstermemizi önerdi. Annem, “Kendi annenle babana bunu mu yapacaksın?” deyince beklemediği cevabı verdim. “Evet. Çünkü aile olmak, hesap vermemek demek değil.” Babam, yıllardır yaptığı birikimi kötü bir yatırımda kaybettiğini de itiraf etti. Kayıpları gizlemek için önce kredi çekmiş, sonra ödemeler büyüyünce bizden para istemişti. Annem her şeyi biliyordu. Hatta ayrı ayrı konuşmamız için hangi gün kimi arayacaklarını bile planlamışlardı. “Neden bize aynı masada anlatmadınız?” diye sordum. Babam, “İkinizin birleşip bizi yargılamasından korktuk,” dedi. “Bizi ayırarak yargılanmaktan kurtulacağınızı sandınız,” dedi Ceylin. “Ama siz zaten bizi kaybediyordunuz.” Babamın gözleri doldu. İlk kez onu böyle çaresiz gördüm. İçimde hâlâ babamı teselli etmek isteyen küçük kız vardı. Fakat o küçük kızın yerine karar vermesine artık izin veremezdim. Sonraki haftalarda kolay hiçbir şey olmadı. Babam önce eksik bilgi verdi. Belgeleri gördükçe yeni ödemeler ortaya çıktı. Annem birkaç kez bizi nankörlükle suçladı. Biz tartışmaya girmedik. Ödemeleri durdurduk, alacaklarımızı yazılı hâle getirdik ve hukuki danışmanlık aldık. En acısı paranın miktarı değildi. Her aile toplantısında birimizin diğerini yanlış anlaması için ne kadar uğraşılmış olduğunu fark etmekti. Ama o günlerden güzel bir şey de doğdu. Ceylin her akşam uğramaya başladı. Nehir'in altını değiştirmeyi öğrendi, bize yemek getirdi, ben kolumu kullanamadığımda bebeği kucağıma verdi. Bazen gece yarısına kadar mutfakta oturup çocukluğumuzu konuştuk. Birbirimizin söylemediği sözlere yıllarca neden inandığımızı sorguladık. Bir gün, “Keşke daha önce sana doğrudan sorsaydım,” dedi. “Ben de,” diye cevap verdim. İki ay sonra babam ilk geri ödemeyi yaptı. Annem henüz özür dileyememişti. Onlarla ilişkimizin nasıl olacağını zamana bırakmaya karar verdim. Güven yeniden kurulabilirdi belki, ama bu kez yalnızca sözlere değil, davranışlara bakacaktım. Nehir üçüncü ayına girdiğinde Ceylin onu kucağına almış, salonda ninni söylüyordu. Kapı aralığından ikisini izlerken hastanedeki o akşamı düşündüm. Yedi dikiş yüzünden yardım istemiştim. Fakat o gece iyileşmeye başlayan yara kolumdaki değildi. Ceylin beni fark edince gülümsedi. “Abla, ne oldu?” “Hiç,” dedim. “Sadece seni burada görmek çok güzel.” Kızımın minicik eli kardeşimin parmağına sarılmıştı. O an şunu anladım: Aileyi ayakta tutan şey kimin kimi ne kadar muhtaç bıraktığı değil, yardıma ihtiyaç duyulduğunda kimin gerçekten kapıdan içeri girdiğiydi. Ve bazen bir aileyi yeniden kurmak, ona yıllarca söylenen yalanlara inanmayı bırakmakla başlıyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.