Huzurevindeki 76 yaşındaki yaşlı kadın bağırarak, Sırtıma dokunma dedi
Her gün ona şekersiz ıhlamur çayı getiriyor, eski ilahi kasetleri açıyor ve fazla konuşmadan yanında oturuyordu. Zamanla Fatma Hanım ona saçını yıkatmış, sonra ellerini, sonra omuzlarını bile bırakmıştı. Ama sırt? Hayır. O gün sabah Fatma Hanım Elif’i çağırdı. “Kapıyı kapat… ve sıcak su getir.” Elif leğeni, sabunu ve temiz havluyu getirdi. Fatma Hanım’ın elleri titriyordu. Üstünün düğmelerini açtı, sonra yavaşça sırtını döndü. Elif’in eli havada kaldı. Fatma Hanım’ın sırtı sıradan izlerle dolu değildi. Sanki ateşle yazılmış eski bir hikâye gibiydi; omuzlardan bele kadar cilt yer yer yanmış, çekilmiş ve izlerle dolmuştu. Elif’in gözleri doldu. Fatma Hanım arkasına bakmadan konuştu: “Gördün mü? Şimdi git.” Elif ıslak bezi aldı ve çok yavaş bir sesle söyledi: “Ben kaçmaya gelmedim, Fatma Hanım.” Ve o sırtı ilk kez korkmadan, iğrenmeden ya da acımadan değil… sadece insan gibi dokundu. Ve o dokunuşla, 40 yıl önce gömülmüş bir sır, bütün huzurevinin kaderini değiştirmek üzere açığa çıkacaktı. Bölüm 2 Elif kimseye hiçbir şey söylemedi. Fatma Hanım’ın sırtını sanki bir ibadet gibi, çok dikkatli ve saygıyla temizledi. İlk kez Fatma Hanım bağırmadı. Bedeni titredi ama zamanla yumrukları gevşedi. Banyo bittikten sonra pencere kenarına oturdu. Duvarın üzerinde yaşlı bir adamın fotoğrafı vardı. “Eşim Rıza,” dedi Fatma Hanım. “40 yıl birlikte yaşadık ama o bile sırtımı hiç görmedi.” Elif şaşırdı. “Neden?” Fatma Hanım’ın sesi ağırlaştı. “Çünkü kimsenin beni kırılmış bir kadın olarak görmesini istemedim.” Sonra anlatmaya başladı. 1986 yılında, Anadolu’nun küçük bir kasabası olan Sönmezköy’de büyük bir yangın çıkmıştı. Karşı evde 3 yaşında bir kız çocuğu, Gülay, mahsur kalmıştı. Annesi ilaç almaya gitmişti. Ev tamamen ahşaptı, yaz sıcağı çok sertti ve yangın bir anda yayılmıştı. “Koşup içeri girdim,” dedi Fatma Hanım. “Kız çocuğu ağlıyordu. Onu kucağıma aldım. Dışarı çıkarken ateş sırtıma vurdu ama onu bırakmadım. O çocuk hiçbir yara almadan kurtuldu.” Elif’in nefesi kesildi. “Sonra?” “Sonra beni hastaneye götürdüler. Aylarca tedavi gördüm. Rıza beni daha sonra İstanbul’a getirdi. Gazetelerden, teşekkürlerden, övgülerden hep kaçtım.” Akşam Elif bu olayı arkadaşı Rüyaya anlattı. Rüya’nın yüzü bir anda bembeyaz oldu. “Gülay mı?” dedi titreyerek. “Annemin çocukluk adı Gülay… Hep Sönmezköy’de bir ‘Fatma teyze’nin onu yangından kurtardığını söylerdi… sonra da ortadan kaybolduğunu…” Elif’in elindeki fincan düştü. Rüya hemen telefonu aldı. “Anne… lütfen sakin ol. Belki de 40 yıldır aradığın kadını bulduk.” Telefonun diğer ucundan sadece ağlama sesi geliyordu. Bölüm 3 Ertesi sabah saat 8’den bile önce, Huzur Konağı Yaşlı Bakım Evinin kapısında bir kadın bekliyordu. Yaklaşık 43 yaşlarındaydı. Saçlarını sıkıca toplamıştı, gözleri bütün gece ağlamaktan şişmişti ve elinde küçük bir demet beyaz çiçek vardı. O kadın Gülaydı. Rüya onun kız kardeşiydi. Elif onu içeri alırken yavaşça sordu: “Hazır mısınız?” Gülay titreyen bir sesle cevap verdi: “40 yıl bekledim. Artık duramam.” 7 numaralı odanın kapısı yarı aralıktı. Fatma Hanım pencere kenarında oturuyordu. Elif ona sadece bugün “özel biri geleceğini” söylemişti. Gülay kapıda durdu. Fatma Hanım gözlerini kısarak sordu: “Sen kimsin?” Gülay’ın dudakları titredi. “Sönmezköy… 1986… ahşap ev… yangın… ve 3 yaşında bir kız…” Fatma Hanım’ın yüzü değişti. “Hayır…” “Beni göğsünüze bastırdınız,” dedi Gülay ağlayarak. “Dumanın içinden beni çıkardınız. Dışarı çıkarken ateş sırtınıza vurdu ama beni bırakmadınız.” Fatma Hanım’ın parmakları titremeye başladı.