İşte o an Emre ilk kez gerçekten sessiz kaldı
BÖLÜM 3 Güler Hanım koridorun ortasında durunca apartmanın sessizliği bile değişti. Yan komşum Aysel’in kapısının arkasında nefesini tuttuğunu hissediyordum. Bizim apartmanda kimse kimsenin işine karışmaz gibi görünür, ama kapı önünde üç valiz ve iki aile büyüğü varsa bütün kat olanları duyar. Emre, “Anne, bu yaptığın çok ayıp,” dedi. Sesini alçaltmaya çalışıyordu ama panik her kelimesinden taşıyordu. “Bizi zor durumda bırakıyorsun.” O cümleyi duyunca içimde bir şey koptu. Çünkü yıllardır aynı cümleyi farklı şekillerde dinliyordum. “Anne, bu hafta sonu çocuklara bakarsın, değil mi?” “Anne, Selin’in işi çıktı, Mert’i okuldan alır mısın?” “Anne, Ada biraz hasta, biz toplantıdayız.” Hep yapmıştım. Bir kere bile “Benim de işim var” dediğimde, sanki ailemi sevmiyormuşum gibi bakmışlardı. “Ben sizi zor durumda bırakmadım,” dedim. “Siz beni yok sayarak kendinizi zor duruma soktunuz.” Selin hemen araya girdi. “Anneciğim, yanlış anladınız. Biz sizi aileden gördüğümüz için rahat davrandık.” Güler Hanım acı acı güldü. “Beni aileden görmemişsiniz demek ki. Bana da sormadınız.” Selin annesine döndü. “Anne, sen zaten belinden rahatsızsın.” “Ben belimden rahatsızım, Nermin Hanım da kalbinden mi güçlü sanıyorsunuz?” dedi Güler Hanım. “Kadının yaşını, yorgunluğunu, düzenini hiç düşündünüz mü?” O cümleyi duyunca boğazım düğümlendi. Çünkü bazen insan en yakınının söylemesini beklediği şeyi, hiç beklemediği biri söylediğinde daha çok kırılıyor. Mert yavaşça yanıma geldi. “Babaanne, sen bizi istemiyor musun?” diye sordu. İşte bütün planımın en ağır anı oydu. Dizlerimin üstüne çöktüm, onun göz hizasına indim. “Ben sizi çok istiyorum,” dedim. “Ama birini sevmek, her şeyi habersiz kabul etmek demek değil. Ben sizinle vakit geçirmek isterim. Ama bunu önceden konuşarak, güzelce planlayarak yapalım isterim.” Ada da yanıma sokuldu. “Sen tatile mi gidiyorsun?” “Evet,” dedim. “Ben de biraz gezmeye gidiyorum.” “Senin de mi tatilin var?” diye sordu. Gülümsedim. “Benim de var.” Çocukların bu kadar basit anlaması, büyüklerin bu kadar zor anlaması ne tuhaf. Emre hâlâ telefonundan havayolu uygulamasına bakıyordu. Biletleri değiştirmeye çalışıyordu belli ki. Selin ise çantasından mendil çıkarıp sinirle göz kenarını sildi. Üzüldüğü için mi, tatil bozulduğu için mi, bilmiyordum. Belki ikisi de. “Peki ne yapalım şimdi?” dedi Emre. “Biletler yandı mı yansın? Otel parasını da mı çöpe atalım? İki haftalık rezervasyon yaptık, 48.000 TL verdik.” Bu rakamı ilk kez orada duydum. Demek iki haftalık tatil için 48.000 TL ayırmışlardı ama çocuk bakımı için tek bir plan yapmamışlardı. Bana bir teşekkür hediyesi bile değil, sadece talimat düşmüştü. “Demek oteli önceden arayıp ayarladınız,” dedim. “Uçak saatini kontrol ettiniz. Valiz yaptınız. Çocukların ilaçlarını bile poşetlediniz. Bir tek bana sormayı unuttunuz.” Emre gözlerini kaçırdı. Selin hafifçe, “Biz sizin hayır diyeceğinizi düşünmedik,” dedi. “İşte mesele de bu,” dedim. “Benim hayır deme ihtimalim sizin planınızda hiç yoktu.” Güler Hanım çocukların çantalarını aldı. “Ben bugün çocukları alırım,” dedi. “Ama siz tatile gitmeyeceksiniz. Önce eve gideceksiniz, oturup düşüneceksiniz. Bu çocukların iki haftalık sorumluluğu sadece büyükanneye bırakılacak bir şey değil. Hele ki kimseye sormadan hiç değil.” Selin annesine sertçe baktı. “Anne, sen de mi bize karşısın?” “Ben size karşı değilim,” dedi Güler Hanım. “Ben sizin büyümenizi istiyorum.” Bu söz koridorda bir taş gibi düştü. Emre’nin yüzü kızardı. Otuz yedi yaşında, iki çocuk babası bir adamın hâlâ “annem halleder” diye düşünmesi, belki de sadece onun suçu değildi. Ben de yıllarca her şeyi hallederek ona bunu öğretmiştim. Kendi payımı o an gördüm. İnsan bazen sevgiyi yanlış yerden gösteriyor. Yardım ediyorum sanıyorsun, ama karşındakinin sorumluluk kasını zayıflatıyorsun. Kapının kenarındaki ayakkabılığa yaslandım. “Emre,” dedim daha yumuşak bir sesle, “ben seni küçükken hiç yük saymadım. Baban öldükten sonra da yük saymadım. Gece çalıştım, gündüz peşinden koştum. Üniversiteye giderken valizini ben hazırladım, evlenirken perde rengini bile bana sordun. Ama artık ben senin acil durum planın değilim. Ben senin annenim.” Emre’nin gözleri doldu ama hemen kendini toparladı. “Ben kötü bir şey yapmak istemedim.” “Biliyorum,” dedim. “Zaten en çok o yüzden acıyor. Kötülükten değil, alışkanlıktan yaptın. Ama alışkanlık da insanı incitebilir.” Bir süre kimse konuşmadı. Apartman penceresinden öğlen güneşi içeri vuruyordu. Valizlerin metal sapları ışıldıyordu. Benim mavi valizim hâlâ kapının yanındaydı. İçinde iki elbise, bir hırka, yıllardır kullanmadığım güneş gözlüğüm ve küçük bir defter vardı. Kapadokya’da balonları izlerken içine birkaç satır yazmayı planlıyordum. Belki saçma, belki çocukça ama benimdi. Sadece benim. Emre sonunda derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi. “Biz gitmiyoruz.” Selin ona baktı. “Emre…” “Gitmiyoruz,” diye tekrarladı. “Çünkü anneme sormadık. Senin annene de sormadık. Çocuklara bile doğru düzgün anlatmadık.” Selin susunca ilk kez yüzündeki yorgunluğu fark ettim. Belki o da gerçekten yorulmuştu. Belki iki çocuk, iş, ev, sürekli yetişme telaşı içinde bir çıkış aramıştı. Ama birinin yorgunluğu, başka birinin hayatını otomatik olarak devralamazdı. Güler Hanım, “Ben çocukları bugün alayım,” dedi. “Siz de eve gidin. Tatil parasını kurtarabiliyorsanız kurtarın. Kurtaramıyorsanız da bunu pahalı bir ders sayın.” Emre bana döndü. “Sen gerçekten gidiyor musun?” “Evet,” dedim. “Otobüsüm var.” “Tek başına mı?” Bu sefer gülümsedim. “Hayır. Aysel’le gidiyorum. Zaten aşağıda taksi bekliyor.” Sanki o ana kadar aklına hiç gelmemişti: Benim de arkadaşım, planım, heyecanım, bekleyen bir hayatım olabilirdi. Mert bana sarıldı. “Bana peri bacası getirir misin?” “Peri bacası getiremem,” dedim. “Ama sana küçük bir magnet getiririm.” Ada hemen, “Bana da pembe olsun,” dedi. “Tamam,” dedim. “Sana pembe.” Çocuklar Güler Hanım’la asansöre binerken içim sızladı. Onları kapıdan göndermek kolay değildi. Ama bu kez vicdan azabımın beni esir almasına izin vermedim. Çünkü çocukları sevmekle, yetişkinlerin sorumsuzluğunu taşımak aynı şey değildi. Emre ve Selin bavullarını tekrar toparladı. Kapıdan çıkmadan önce Emre durdu. “Anne,” dedi, “döndüğünde konuşabilir miyiz?” “Konuşuruz,” dedim. “Ama bu kez gerçekten dinleyerek.” O başını salladı. İlk defa o gün bana kızgın değil, mahcup baktı. Taksiye bindiğimde Aysel arka koltukta beni bekliyordu. “Ne oldu?” diye sordu. Camdan apartmanın kapısına baktım. Emre hâlâ orada duruyordu. Elinde bavul, yanında Selin, yüzünde çocuk gibi kalmış bir adamın şaşkınlığı vardı. “Biraz geç kaldım,” dedim. “Ama yetiştim.” Otobüs garına giderken telefonum birkaç kez titredi. Emre’den mesaj geldi: “Otel rezervasyonunu ertelemeye çalışıyoruz. Haklıydın. Özür dilerim.” Mesajı hemen cevaplamadım. Kızgın olduğum için değil. Bazı özürlerin hemen sarılıp yumuşatılmaması gerekir. Biraz içeride kalmalı ki anlamı olsun. Kapadokya’ya vardığımızda hava serindi. Sabah gün doğmadan kalktık. Balonlar gökyüzüne yükselirken ben defterimi açtım. İlk sayfaya şunu yazdım: “Bugün ilk kez kimseye kızmadan kendimi seçtim.” Üç gün sonra eve döndüğümde Emre kapıma tek başına geldi. Elinde çiçek yoktu, abartılı bir hediye yoktu. Sadece küçük bir zarf vardı. İçinden bir takvim çıktı. Üzerinde çocukların okul saatleri, kendi izin günleri, Selin’in çalışma saatleri ve “Babaanneye sorulacak günler” diye ayrı bir bölüm vardı. “Bunu Selin’le hazırladık,” dedi. “Sen ne zaman istersen torunlarla vakit geçirirsin. İstemediğin gün hayır diyebilirsin. Ve biz bunu kişisel algılamayacağız.” Kağıda baktım. Çok basit bir şeydi aslında. Ama yıllardır beklediğim saygının elle tutulur hali gibi geldi. “Bir de,” dedi Emre, “gelecek ay çocuklarla sana yemeğe gelmek istiyoruz. Ama önce soruyoruz: Uygun musun?” Gülümsedim. “Bak bu soru güzel başladı,” dedim. O gün anladım ki bazen aile içinde en zor kelime “hayır” değil. En zor kelime “sorarım.” Çünkü sormak, karşındaki insanın da ayrı bir hayatı olduğunu kabul etmek demek. Ben torunlarımı hâlâ çok seviyorum. Emre’yi de seviyorum. Selin’e de kızgınlığım geçti. Ama artık kapımın önüne valizle gelen herkes şunu biliyor: Benim sevgim var, evet. Ama benim zamanım, bedenim, planlarım ve sınırlarım da var. Sizce bir anne, çocukları büyüdükten sonra hâlâ her planın görünmez sorumlusu olmak zorunda mı, yoksa sevmek bazen “önce bana soracaksınız” diyebilmek mi?