Anneciğim, sırtım acıyor

“Anneciğim, sırtım acıyor! Babaannenin bana dokunmasına izin verme!” Üç yaşındaki kızımın çığlıkları, gece saat 01.47’de evimizin sessizliğini paramparça etmişti. Yataktan fırlayıp odasına koştuğumda, Zeynep yatağında küçücük bir top gibi kıvrılmış, kontrolsüzce titriyordu. İki eliyle belinin arkasını tutuyor, o kadar hızlı nefes alıyordu ki boğulduğunu sanmıştım. “Bebeğim, ne oldu? Neren acıyor?” diye sorup kucağıma almak için uzandığımda, parmaklarım sırtına hafifçe değer değmez insanın kanını donduran bir çığlık atmıştı. Yanımda kocam Murat yüksek sesle homurdanıp gözlerini ovuşturmuş, “Selin, sustur şunu. Yarın sabah erkenden toplantım var,” diyerek arkasını dönmüştü. Bizi neredeyse zorla hastaneye götüren kayınvalidem Nermin ise acil servisin kapısında beklemeyi tercih etmişti. Muayene odasında nöbotçi doktor Zeynep’in gömleğini açtığında karşılaştığımız manzara dehşet vericiydi: Sırtında parmak izlerini andıran eski ve yeni morluklar ve sağ kürek kemiğinin altında derisinin derinliklerine gömülmüş kabarık, kızıl bir şişlik... Nermin içeri dalıp “Gömleğini giydir, eve götür!” diye bağırdığında doktor soğukkanlılıkla röntgen istemişti. Röntgen filmi ekrana düşüp doktor incelemeye başladığında odadaki herkes buz kesti. Radyoloji monitörünün soğuk mavi ışığı, Dr. Ortega’nın yüzündeki çizgileri derinleştiriyordu. Kızımın minik omurgasının sağ tarafında, yumuşak dokunun derinliklerine saplanmış net, parlak ve metalik bir nesne parıldıyordu. Bu sıradan bir yabancı cisim değildi. Düzgün, ince ve silindir şeklinde bir kapsüldü; tıpkı evcil hayvanlara takılan ya da yüksek güvenlikli tesislerde kullanılan mikroçiplere benziyordu. Doktor Ortega yavaşça arkasına döndü. Eldivenli ellerini birleştirdi, gözlerini doğrudan benim gözlerime dikti. “Selin Hanım,” dedi, sesi kısıktı ama her bir kelimesi odada balyoz gibi çınladı. “Bu bir cisim batması değil. Bu nesne cerrahi bir müdahaleyle, derinin altına kasten yerleştirilmiş. Dahası, dokunun etrafında eski cerrahi dikiş izlerinin kireçleşmiş kalıntıları var. Bu işlem aylar önce yapılmış ve vücut bunu zamanla dışarı atmaya çalışırken ciddi bir enfeksiyon gelişmiş.” Nermin’in arkamda hıçkırdığını duydum. Yüzündeki bütün renk çekilmiş, kireç gibi olmuştu. Bir adım geri attı, kaçmaya yelteniyordu ki Dr. Ortega kapıdaki hemşireye döndü: “Sessizce güvenlik polisini çağırın. Ve çocuk koruma birimine haber verin. Burada adli bir durum var.” “Hayıır!” diye çığlık attı Nermin. O anki sesi, bir kayınvalidenin değil, köşeye sıkışmış yırtıcı bir hayvanın çığlığıydı. “Anlamıyorsunuz! Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz! O bizim torunumuz, ona zarar vermedik!” Ben ise donakalmış durumdaydım. Kızım Zeynep göğsüme sığınmış, gözlerinden süzülen yaşlarla bana bakıyordu. Sırtındaki o metalik parıltı, zihnimde yıllardır eksik olan parçaları bir an içinde birleştirmeye başladı. Zeynep doğduğunda Murat’ın ve annesinin gösterdiği o garip soğukluk... Kızımın altıncı ayında geçirdiği ve benim “sadece basit bir kist ameliyatı” sanarak imzaladığım belgenin ardından yaşananlar... Murat’ın beni kızımın medikal kayıtlarından uzak tutma çabaları... Ve en önemlisi, kayınpederim sekiz yıl önce gizemli bir şekilde ortadan kaybolduğunda, aile şirketinin tüm hisselerinin neden Zeynep’in adına değil de bir “gizli vasiyetnameye” bağlandığı... Zeynep’in o geceki acısı, ailemizde yıllardır saklanan iki kapkaranlık yalanın ilk perdesini aralamıştı. On dakika içinde iki polis memuru muayene odasına girdi. Nermin kaçmaya çalışırken hastane güvenliği tarafından durdurulmuştu. Ellerim titreyerek cebimden telefonumu çıkardım. Ses kayıt uygulamasını açtım. O an, bir anne olarak korkunun yerini yakıcı bir intikam ve koruma içgüdüsü almıştı. “Nermin Hanım,” dedim, sesim inanılmaz derecede sakindi. Bu sakinlik odadaki herkesi ürkütmüştü. “Doktor derinin altında bir cihaz buldu. Zeynep bana ‘Babaannenin bana dokunmasına izin verme, ceza alırım’ dedi. Kızımın derisinin altına ne soktunuz siz?” Polis memuru Nermin’in kolunu tutarken, kadın sinir krizi geçirmeye başladı. “Ben yapmadım! Murat yaptırdı!” diye haykırdı Nermin, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi. “O çip... o çip vasiyetin anahtarı!” İşte ilk yalan dökülmüştü. “Ne vasiyeti?” diye sordum, telefonu ona biraz daha yaklaştırarak. “Baban!” diye hıçkırdı Nermin. “Kayınpederin ölmedi! Onu yok etmedik! Baban, Murat’ın şirketi batırdığını öğrendiğinde tüm servetini, biyolojik olarak kendi soyundan gelen ilk torununun adına cryptokodlu bir dijital kasaya kilitledi. Kasanın erişim çipi sadece o çocuğun dokusuyla uyumlu bir biyometrik mikroçipte saklıydı!” Sözler nefesimi kesti. Zihnim dönüyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.