On dört yaşındaki kızım

"Ne olmuş anne?" "Kapımıza avukat bildirimi geldi! Evimizi elimizden almaya mı çalışıyorsun?" "Anne, o ev sizin değil." "Saçmalama! Yıllardır orada yaşıyoruz!" "Bir evde yıllarca yaşamak, onun sahibi olduğunuz anlamına gelmiyor." Annem öfkeyle nefes aldı. "İdil'in hastalığını bahane ederek bizi cezalandırıyorsun!" İşte o anda içimde kalan son tereddüt de kayboldu. "İdil hastaydı anne. Gerçekten hastaydı. Ameliyat oldu. Ölümden döndü." Karşı tarafta sessizlik oldu. Ardından annem soğuk bir sesle konuştu. "Abartmayı bırak. Apandisit ameliyatı olmuş, ne var bunda?" Telefonu kapattım. Hale Hanım bana baktı. "Kararınız değişmedi, değil mi?" "Hayır. Artık hiçbir şey değişmeyecek." Üç gün sonra İdil taburcu edildi. Eve döndüğümüz akşam kapımız çaldı. Karşımda annem, babam, Pervin ve Turgay duruyordu. Hiçbiri çiçek getirmemişti. Hiçbiri İdil'i sormadı. Babam doğrudan konuştu. "Bu rezaleti bitireceksin." "İçeri girmeyin," dedim. Pervin öne atıldı. "Sen nasıl bir insansın? Ailenin evini elinden alıyorsun!" "Ben kimsenin evini almıyorum. Büyükannemin vasiyetini uyguluyorum." Annem ağlamaya başladı. "Ben seni bunun için mi büyüttüm?" Yıllarca bu cümleyi duyduğumda suçluluk hissederdim. Ama o gün hissetmedim. "Anne, beni büyüttüğün için teşekkür ederim. Ama bu, kızıma kötü davranma hakkı vermiyor." Babam yumruğunu kapıya vurdu. "İdil'e özür dileriz, tamam mı? Şimdi avukatı ara!" Tam o sırada arkamdan ince bir ses duyuldu. "Özrünüzü gerçekten mi dileyeceksiniz?" İdil koridorda duruyordu. Üzerinde pijamaları vardı. Bir eli hâlâ ameliyat bölgesindeydi. Annem hemen gülümsedi. "Tabii ki yavrum. Seni çok seviyoruz." İdil birkaç saniye anneannesine baktı. "O zaman neden hastanedeyken beni aramadınız?" Kimse konuşmadı. "Anne, ben ameliyattan önce çok korktum. Ölürsem anneannemler üzülür mü diye düşündüm." Bu sözleri duyunca boğazım düğümlendi. Pervin gözlerini kaçırdı. Annem ise inanılmaz bir şey söyledi. "Canım, çocuklar bazen olayları fazla büyütür." İdil'in gözleri doldu. Ben hemen önüne geçtim. "Yeter. Artık gidiyorsunuz." Kapıyı kapattığımda ilk kez kendimi kötü hissetmedim. Aksine, yıllardır sırtımda taşıdığım ağır bir yükten kurtulmuş gibiydim. Fakat ailem pes etmedi. Ertesi hafta Pervin sosyal medyada uzun bir paylaşım yaptı. Beni yaşlı büyükannemi kandırmakla, mirası ele geçirmekle ve ailemi sokağa atmakla suçluyordu. Paylaşım kısa sürede akrabalarımız arasında yayıldı. Telefonum susmuyordu. Bazıları beni arayıp utanmam gerektiğini söylüyor, bazıları annemin yaşını hatırlatıyordu. En çok canımı acıtan ise İdil'in okul arkadaşlarından birinin annesinden gelen mesajdı. "İdil bu olayları duymuş mu? Çok üzücü." Kızımı yine kendi çıkarları için kullanıyorlardı. Hale Hanım'ı aradım. "Artık susmayacağım." Avukat sakin bir sesle cevap verdi. "Elimizdeki belgeleri hukuka uygun şekilde kullanacağız. Ama önce size göstermek istediğim son bir şey var." Ertesi gün bürosuna gittim. Masasında küçük bir bellek duruyordu. "Büyükanneniz ölümünden birkaç ay önce bir video kaydetmiş." Görüntü açıldığında Müfide büyükannemi gördüm. Her zamanki çiçekli hırkasını giymiş, salonundaki eski koltukta oturuyordu. "Bu kaydı izliyorsanız," diye başladı, "demek ki korktuğum şey gerçekleşmiş." Gözyaşlarımı tutamadım. "Ben torunlarım arasında ayrım yapmadım. Ama kimin sevgiye, kimin yalnızca paraya değer verdiğini gördüm." Bir süre sustu. "İdil daha sekiz yaşındayken bir gün bana, 'Babaanne, ben neden diğer torunların kadar sevilmiyorum?' diye sordu. O gün ona cevap veremedim. Çünkü hiçbir çocuk böyle bir soruyu sormak zorunda kalmamalı." Büyükannem kameraya doğru eğildi. "Göl evini İdil'e bırakıyorum. Ama o evin kapısını kinle değil, sevgiyle açmasını istiyorum. Annesine de bir öğüdüm var: Bir çocuğu korumak, herkesi memnun etmek değildir." Video bittiğinde uzun süre konuşamadım. Büyükannem bana yalnızca bir miras bırakmamıştı. Yıllardır ihtiyaç duyduğum cesareti de bırakmıştı. Sonraki haftalarda hukuki süreç ilerledi. Tapu kayıtları incelendi, borç belgeleri doğrulandı. Annemle babamın, büyükannemden aldıkları parayı ödememek için yıllarca çeşitli bahaneler ürettiği ortaya çıktı. Hale Hanım'ın önerisiyle önce anlaşma teklif ettik. Villayı belirlenen süre içinde boşaltacaklar, borç için de ödeme planı yapacaklardı. Babam başlangıçta kabul etmedi. Ancak avukatları belgeleri gördüğünde mahkemeye gitmenin daha ağır sonuçlar doğurabileceğini söylemişti. Sonunda anlaşmayı imzaladılar. Pervin de çok geçmeden ailesiyle birlikte başka bir eve taşındı. Bu süreçte annem defalarca aradı. Bazen ağladı, bazen tehdit etti, bazen çocukluğumu hatırlatarak vicdanıma seslendi. Ama İdil'i sormadığı her konuşma bana doğru kararı verdiğimi hatırlattı. Üç ay sonra villanın anahtarları teslim edildi. İdil'le birlikte Sapanca'ya gittik. Kızım bahçe kapısının önünde durup göle baktı. "Burası gerçekten benim mi anne?" "Evet, güzelim. Büyükannen sana bırakmış." "Artık kimse bana burada numaracı demeyecek, değil mi?" Dizlerimin üzerine çöktüm. "Kimsenin sana öyle davranmasına izin vermeyeceğim." İdil boynuma sarıldı. O an gölün üzerinde hafif bir rüzgâr esiyordu. Birlikte verandaya çıktık. Büyükannemin eski sallanan sandalyesi hâlâ yerindeydi. İdil sandalyeye oturup gülümsedi. "Babaanne burada oturup bana hikâye anlatırdı." "Hatırlıyorum." "Anne, burayı sadece kendimize saklamak istemiyorum." Şaşırdım. "Nasıl yani?" "Hastanede benim gibi hasta çocuklar vardı. Bazılarının ailesi uzaktan gelmişti. Kalacak yer bulamayanlar vardı. Büyükannenin evinde onlar da tatil yapabilse güzel olmaz mı?" Kızıma baktım. Ailem yıllarca ona bencil ve şımarık demişti. Oysa sahip olduğu ilk büyük şeyi başkalarıyla paylaşmayı düşünüyordu. Hale Hanım'ın yardımıyla mülkiyeti İdil'de kalacak şekilde, evin belirli dönemlerde tedavi süreci yaşayan çocuklara ve ailelerine ücretsiz açılması için bir düzenleme yaptık. Bir yıl sonra ilk misafirlerimizi ağırladık. Sekiz yaşındaki bir kız çocuğu, uzun süren tedavisinin ardından ilk kez göle bakarak kahkaha attı. Annesi yanıma gelip ağlayarak teşekkür etti. "Uzun zamandır kızımı böyle mutlu görmemiştim." O sırada İdil yanımıza geldi. "Teşekkür etmeyin," dedi. "Burası zaten mutlu olunması için var." Kızımı izlerken büyükannemin neden onu seçtiğini nihayet tam anlamıyla anladım. Aradan aylar geçtikten sonra annemden bir mektup aldım. İlk kez bahaneler üretmeden özür diliyordu. İdil'e yaptıklarının yanlış olduğunu kabul etmişti. Mektubu kızımla birlikte okuduk. "Anne, anneannemi affetmek zorunda mıyım?" diye sordu. "Hayır, canım. Affetmek senin kararın. Ama affetsen bile yeniden aynı şeyleri yaşamana izin vermek zorunda değilsin." İdil mektubu katladı. "Belki bir gün konuşurum. Ama şimdi değil." Başımı salladım. Ve o konuyu bir daha açmadım. Çünkü kızımın duygularına saygı duymak, ona verebileceğim en değerli hediyelerden biriydi. O akşam verandada yan yana otururken güneş gölün arkasında kayboluyordu. İdil başını omzuma yasladı. "Anne, sence babaanne bizi görebiliyor mudur?" Gökyüzüne baktım. "Bilmiyorum güzelim. Ama görseydi seninle gurur duyardı." İdil gülümsedi. "Ben de onunla gurur duyuyorum." Kızımın elini tuttum. O gün anladım ki büyükannemin bıraktığı en değerli miras ne göl eviydi ne de bankadaki paraydı. Bize, sevginin aşağılanmaya katlanmak olmadığını öğretmişti. Yıllarca ailemi kaybetmemek için sessiz kalmıştım. Oysa susmaya devam etseydim gerçekten kaybedeceğim kişi kendi kızımdı. Şimdi her sabah İdil'in güvenle gülümsediğini görmek bana yeterliydi. Çünkü gerçek aile, aynı soyadını taşıyan insanlardan değil, en zor gününde elini bırakmayanlardan oluşuyordu. Ve bazen bir annenin çocuğuna verebileceği en büyük miras, bir ev ya da servet değil, kendisini değersiz hissettiren insanların karşısında korkmadan durabilme cesaretidir.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.