TEK OĞLUM, 5 YAŞINDAKİ BİR KIZA BÖBREĞİNİ VERDİ
TEK OĞLUM, 5 YAŞINDAKİ BİR KIZA BÖBREĞİNİ VERDİ — AMELİYATTAN SONRA GELİŞEN KOMPLİKASYONLAR YÜZÜNDEN ONU KAYBETTİM. CENAZESİNİN ERTESİ SABAHI KÜÇÜK KIZIN ANNESİ KAPIMA GELİP, “OĞLUNUZ ONU NEDEN KURTARDIĞINI SİZE HİÇ SÖYLEMEDİ, DEĞİL Mİ?” DİYE FISILDADI. Oğlum Alper, çocukluğundan beri iğnelerden nefret ederdi. Ablasını yıllar önce bir hastanede kaybetmiş olması, doktorlara ve hastanelere karşı duyduğu korkuyu daha da büyütmüştü. Mecbur kalmadıkça hastanenin kapısından bile geçmek istemezdi. Bu yüzden bir akşam mutfağa girip, “Anne, böbreklerimden birini bağışlayacağım,” dediğinde onu yanlış duyduğumu sandım. Böbreği alacak kişi, eski sınıf arkadaşının 5 yaşındaki kızı Masal’dı. Küçük kızın böbrekleri hızla iflas ediyordu ve ailesindeki hiç kimsenin dokuları onunla uyumlu çıkmamıştı. “Onun hastane tavanındaki lambaları sayması değil, bisiklete binmeyi öğrenmesi gerekiyor,” dedi Alper ve Masal’ın fotoğrafını masanın üzerinde bana doğru itti. Korkudan ne diyeceğimi bilemedim ama oğlumun kurtarabileceği küçücük bir çocuktan vazgeçmesini nasıl isteyebilirdim? Nakil başarılı geçti. Masal’ın solgun yüzüne yeniden renk gelmeye başlamıştı ve Alper her konuştuğumuzda küçük kızın gün geçtikçe daha iyi olduğunu söylüyordu. Ama benim oğlum bir daha eve dönemedi. Ameliyattan dört gün sonra son derece nadir görülen bir komplikasyon gelişti. Yanında otururken monitörlerin alarm sesleri yükseldi, hemşireler ve doktorlar odaya koştu. Alper’in avucu buz gibiydi ama buna rağmen beni teselli etmeye çalışıyordu. “Ne olursa olsun,” diye güçlükle fısıldadı, “sakın Masal’ı ya da annesini suçlama.” Güneş doğmadan oğlumu kaybettim. Daha 30 yaşındaydı. Benim biricik oğlumdu. Herkes onun bir kahraman olduğunu söylüyordu ama ben bütün o güzel sözleri, onun bana bir kez daha “Anne” demesini duyabilmek için hiç düşünmeden verirdim. Alper’i toprağa verdiğimin ertesi sabahı kapım çaldı. Kapıyı açtığımda oğlumun eski sınıf arkadaşı Cansın’ı hemen tanıdım. Yanında, hastaneden yeni çıkmış olduğu belli olan Masal vardı. Küçük kız göğsüne pembe bir oyuncak tavşan bastırmıştı. Kendimi zorlayarak gülümsemeye çalıştım. “Merhaba… Kusura bakmayın ama bugün misafir ağırlayacak durumda değilim. Alper’i daha dün toprağa verdim.” Cansın elini ağzına kapattı ama hıçkırığını bastıramadı. “Bunu size hiçbir zaman anlatmak istemedim,” dedi titreyen bir sesle. “Ama Alper’in yaptığından sonra sizin bir yalanın içinde yaşamaya devam etmenize izin veremem.” Elim kapının kenarına daha sıkı sarıldı. Cansın montunun iç cebinden defalarca katlanmış, kenarları iyice eskimiş bir kâğıt çıkardı. Sonra gözlerini doğrudan gözlerime dikti. “Alper size Masal’ı neden kurtarmak için kendi hayatını riske attığını gerçekten hiç söylemedi, değil mi?” Hiçbir şey söyleyemedim. Cansın kâğıdı bana uzattı. Üzerinde yıllar öncesine ait bir tarih vardı. Ve hemen altında oğlumun adıyla birlikte, hayatım boyunca görmeyi hiç beklemediğim başka bir isim yazıyordu. O ismi okuduğum anda dizlerimin bağı çözüldü. Çünkü o kişinin kim olduğunu çok iyi biliyordum.“Çünkü o kişinin kim olduğunu çok iyi biliyordum.” Kâğıtta yazan isim Gürkan Yalçın’dı. Masal’ın babası. Ve aynı zamanda, yıllar önce kaybettiğim kızım Seçil’in nişanlısı. Bir an nefesim kesildi. Gözlerimi kâğıttan Cansın’a çevirdim. “Bu… bu ne demek?” Cansın’ın yüzü bembeyazdı. Masal ise olup bitenden habersiz, pembe tavşanının kulağını parmaklarının arasında buruşturuyordu. “İçeri girebilir miyiz?” dedi Cansın. Cevap veremedim. Sadece kapıyı biraz daha açtım. Salona geçtiğimizde ayakta duracak hâlim kalmamıştı. Koltuğa çöktüm. Elimdeki kâğıda tekrar baktım. Bu bir hastane raporuydu. Altı yıl öncesine ait. Üzerinde Seçil’in adı vardı. Gürkan’ın adı vardı. Ve en aşağıda küçük bir not: Gebelik: 8 hafta. Kalbim deli gibi atmaya başladı. “Hayır,” dedim. “Bu mümkün değil.” Seçil’i on yıl önce kaybetmiştim. Bir trafik kazasında. Alper o zaman yirmi yaşındaydı. Ablasının ölümünden sonra aylarca kendine gelememişti. Zaten hastanelerden korkmasının asıl sebebi de buydu. Başımı kaldırıp Cansın’a baktım. “Bu rapor ne?” Cansın ağlamaya başladı. “Seçil abla ölmeden birkaç hafta önce hamile olduğunu öğrenmiş.” Elimdeki kâğıt titredi. “Ne diyorsun sen?” “Gürkan’dan hamileymiş.” Kulaklarım uğuldamaya başladı. Seçil’in cenazesini düşündüm. O gün Gürkan’ın mezarlıkta nasıl perişan olduğunu… Sonra birkaç ay içinde ortadan kayboluşunu… Yıllarca ona kızmıştım. Kızımı unutup kaçtığını düşünmüştüm. Cansın derin bir nefes aldı. “Kazadan sonra doktorlar Seçil ablayı kurtaramamış ama bebeğin yaşama ihtimali varmış.” Ayağa kalktım. “Ne?” “Bebeği sezaryenle almışlar.” Dünyam başıma yıkıldı. “Ben neden bilmiyorum?” Cansın gözlerini kaçırdı. “Çünkü Gürkan kimseye söylememiş.” “Niye?” Cansın cebinden ikinci bir kâğıt çıkardı. Bu kez bir mektuptu. Zarfın üzerinde Alper’in el yazısını hemen tanıdım. Anneme. Parmaklarım bir anda uyuştu. “Bu Alper’in yazısı.” “Evet.” “Sen bunu nereden buldun?” Cansın’ın sesi neredeyse fısıltıya döndü. “Bana ameliyattan önce verdi.” Gözlerimi ona diktim. “Ne yazıyor?” “Okumalısınız.” Zarfı açmaya elim varmadı. Ama sonunda titreyen parmaklarımla kâğıdı çıkardım. Oğlumun yazısı karşımdaydı. Anne, Bunu okuyorsan muhtemelen sana kendim anlatamadım. İlk satırda ağlamaya başladım. Ama devam ettim. Ablam öldüğünde sana her şeyi söylemek istedim. Fakat Gürkan abi bana söz verdirdi. O gün hastanede doktorlar bebeği kurtardı. Bebek kızdı. Nefesim kesildi. Masal’a baktım. Küçük kız hâlâ tavşanıyla oynuyordu. Gözleri… Seçil’in gözleri gibiydi. Yıllardır bunu neden fark etmediğimi düşündüm. Mektuba döndüm. Gürkan abi o dönem çok kötü durumdaydı. Sen de ablamı kaybetmenin acısıyla ayakta duramıyordun. Bebeği sana getirirse onu Seçil’in yerine koyacağından korktuğunu söyledi. Öfkeyle başımı kaldırdım. “Buna onun karar vermeye ne hakkı vardı?” Cansın sessiz kaldı. Mektubu okumaya devam ettim.