Yirmi Dört Yaşımda Zengin Bir Adamla Evlendim
Gözlerim satırlar arasında hızla ilerliyordu. "Yıllar önce annenle tanıştım. O zamanlar genç, hırslı ve paradan başka hiçbir şey düşünmeyen bir iş insanıydım. Annen benim şirketimde muhasebeci olarak çalışıyordu." Nefesimi tuttum. Annem hakkında bildiklerim çok azdı. Bana onu büyüten teyzem, annemin ben üç yaşındayken trafik kazasında öldüğünü söylemişti. Mektubu okumaya devam ettim. "Annen, şirketimde yapılan büyük bir yolsuzluğu ortaya çıkardı. Ortağım milyonlarca lirayı zimmetine geçiriyordu. Annen durumu bana bildirdiğinde ona inanmadım. Hatta ortağımın sözlerine güvenerek onu işten çıkardım." Bir sonraki satırda ellerim buz kesti.Üç hafta sonra annenin kullandığı otomobilin frenleri kesildi. Kaza süsü verilmişti ama yıllar sonra bunun planlı bir cinayet olduğunu öğrendim." Mektup elimden düşecekti. "Annem öldürüldü mü?" Avukat ağır ağır başını salladı. "Kocanız bunu ölümünden yaklaşık iki yıl önce öğrendi." Boğazım düğümlendi. "Kim yaptı?" Noter önündeki dosyayı kapattı. "Bu sorunun cevabı son zarfta bulunuyor. Fakat önce öğrenmeniz gereken başka bir gerçek var." O sırada avukat bana ikinci bir fotoğraf uzattı. Fotoğrafta annem, kocam ve tanımadığım başka bir adam vardı. Adamın yüzünü görünce içimde tuhaf bir his oluştu. Çünkü onu daha önce görmüştüm. Üstelik çok yakın zamanda. Kocamın cenazesinde en ön sırada oturan, kendisini eski iş ortağı olarak tanıtan adamdı. Adı Rauf Karaca'ydı. "Bu adam kim?" diye sordum. Avukatın yüzü gerildi. "Kocanızın eski ortağı. Annenizin ölümünden sorumlu olduğundan şüphelenilen kişi." Sandalyeme çöktüm. "Öyleyse neden hâlâ serbest?" "Çünkü yıllarca ortada yeterli delil yoktu. Kocanız son zamanlarda yeni belgelere ulaştı. Ancak bunları polise teslim edemeden hayatını kaybetti." İçime korkunç bir şüphe düştü. "Kocamın ölümü gerçekten doğal mıydı?" Avukat sessiz kaldı. Bu sessizlik cevaptan daha ürkütücüydü. Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda bilinmeyen bir numara vardı. Aramayı açtım. Karşımdaki erkek sesi son derece sakindi. "Noterden çıktığında doğrudan evine git. O dosyayı kimseye gösterme." Donup kaldım. "Kimsiniz siz?" Adam hafifçe güldü. "Kocanın bıraktığı mirasa gerçekten kavuşmak istiyorsan söylediklerimi yap." Telefon kapandı. Avukata baktım. "Biri bizi izliyor!" Avukat hemen ayağa kalkarak kapıya yöneldi. Noter ise son zarfı bana vermek yerine çantasına koydu. "Buradan birlikte çıkacağız. Bu belgeler artık polis tarafından korunmalı." O gün noterden doğruca emniyete gittik. Kocamın avukatı, elindeki bütün belgeleri yetkililere teslim etti. Dosyalarda yıllar önceki şirket kayıtları, sahte para transferleri ve annemin kazasından hemen önce yapılan şüpheli ödemeler bulunuyordu. Fakat en önemli belge küçük bir ses kayıt cihazıydı. Kocam ölümünden birkaç hafta önce Rauf Karaca'yla gizlice görüşmüş ve konuşmalarını kaydetmişti. Kaydı dinlediğimizde odadaki herkes sessizleşti. Rauf'un sesi açıkça duyuluyordu. "O kadın susmayı bilseydi bugün hayatta olurdu. Sana gerçeği anlattığım gün bile beni korudun. Şimdi vicdan yapmanın anlamı yok." Ardından kocamın sesi yükseldi. "Ben seni korumadım, bana söylediğin yalanlara inandım. Ama artık yaptıklarının hesabını vereceksin." Rauf öfkeyle bağırmıştı. "Geçmişi kurcalarsan genç karın da zarar görür!" Kaydın sonunda bir sandalye devriliyor, ardından kapı sertçe kapanıyordu. Polis hemen soruşturma başlattı. Rauf'un yurt dışına çıkmaya hazırlandığı öğrenildi. İki gün sonra havaalanında gözaltına alındı. Ancak benim aklımda hâlâ tek bir soru vardı. Kocam benimle neden evlenmişti? Bana gerçeği anlatmak yerine neden bir yıl boyunca susmuştu? Cevabı, avukatın birkaç gün sonra getirdiği ikinci mektupta buldum. "Sevgili eşim, annenin ölümünde doğrudan payım olmasa da ona inanmayarak büyük bir hata yaptım. Yıllarca bunun vicdan azabını taşıdım. Seni bulduğumda babasız ve annesiz büyüdüğünü öğrendim. Sana yardım etmek istedim ama geçmişimden dolayı bana güvenmeyeceğini düşündüm." Mektubu gözyaşları içinde okumaya devam ettim. "Seninle ilk tanıştığımızda bana yalnızca varlıklı olduğum için yaklaştığını biliyordum. Bunu senden saklamayacağım. Fakat seninle vakit geçirdikçe içindeki yalnızlığı gördüm. Ben de hayatımın son yıllarında yapayalnızdım. Evlilik teklifimi kabul ettiğinde bunun ikimiz için de bir sığınak olacağını düşündüm." Bir an durup geçmişi hatırladım. Kocam beni hiçbir zaman aşağılamamıştı. Yaşımla ilgili yapılan şakalara karşı beni savunmuş, eğitimime devam etmem için cesaretlendirmişti. Bir defasında hasta olduğumda bütün gece başucumda beklemişti. Ben ise bunları sıradan davranışlar olarak görmüştüm. Mektubun son bölümünde şöyle yazıyordu: "Servetimi annenin adını taşıyan bir vakfa bıraktım. Bu vakıf, ailesini kaybetmiş çocukların eğitimini sağlayacak. Ayrıca senin için ayrı bir güvence oluşturdum. Ama sana bırakacağım en büyük mirasın para olmasını istemedim." Bir hafta sonra avukat beni İstanbul'un dışında bulunan eski bir binaya götürdü. Kapısında büyük harflerle şu yazıyordu: "SEMA KARACA EĞİTİM VE YAŞAM VAKFI" Sema, annemin adıydı. İçeri girdiğimizde onlarca çocuğun resim yaptığını, kitap okuduğunu gördüm. Avukat bana döndü. "Kocanız bu binayı ölümünden önce satın aldı. Vakfın kuruluşunu tamamladı. Vasiyetinde yönetim kuruluna sizin başkanlık etmenizi önerdi." Şaşkınlıkla ona baktım. "Ben mi? Ama böyle bir işi nasıl yapacağımı bilmiyorum." "Görevi kabul etmek zorunda değilsiniz. Ancak kocanız, öğrenebileceğinize inanıyordu." O sırada küçük bir kız yanıma geldi. Elinde yaptığı resim vardı. "Abla, sen bizim yeni öğretmenimiz misin?" Diz çökerek gözlerinin içine baktım. "Hayır, öğretmen değilim." Kız gülümsedi. "O zaman yine de bizimle kalır mısın?" Boğazım düğümlendi. Çocukluğumda annemi ne kadar özlediğimi hatırladım. Birinin yanımda kalmasını, beni bırakmamasını ne kadar çok istemiştim. Küçük kızın elini tuttum. "Evet," dedim. "Kalacağım." Sonraki aylarda hayatım tamamen değişti. Üniversitede yarım bıraktığım eğitimime geri döndüm. Vakıf yönetimi konusunda kurslara katıldım. Çocukların ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaya başladım. Bu sırada annemin ölümüyle ilgili dava da ilerliyordu. Ortaya çıkan belgeler ve tanık ifadeleri sayesinde Rauf'un yıllar önceki cinayeti planladığına ilişkin güçlü deliller toplandı. Uzun yargılama sonunda mahkeme onu suçlu buldu. Kocamın ölümü ise yeniden incelendi. Yapılan araştırmalar, doğal nedenlerle hayatını kaybettiğini doğruladı. Bir akşam avukat beni aradı. "Size söylemediğim son bir şey var," dedi. Kalbim hızlandı. "Yine ne oldu?" "Kocanızın sizin adınıza açtırdığı bir hesap var. İçinde beş milyon lira bulunuyor. Bu para tamamen sizin. Dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz." Uzun süre konuşamadım. Bir yıl önce bu haberi duysaydım sevinçten çığlık atardım. Ama şimdi aklıma ilk gelen şey, vakıftaki çocukların eksik olan kütüphanesiydi. Paranın bir bölümünü geleceğim için ayırdım. Kalanıyla vakfın yanına büyük bir kütüphane ve eğitim merkezi yaptırdım. Açılış günü herkes alkışlarken gözlerim doldu. Binanın girişine kocamın bir sözünü yazdırmıştım: "Para insana gerçek mutluluğu getirmez. Önemli olan, hayattayken başkalarının hayatına dokunabilmektir." O gün annemin fotoğrafını da kütüphanenin duvarına astım. Altına yalnızca şu cümleyi yazdım: "Bir insanın geride bıraktığı en değerli miras, başkalarının hayatında bıraktığı iyiliktir." Kocamla evlendiğimde onun servetine sahip olacağımı düşünmüştüm. Ölümünden sonra ise bütün servetimi kaybettiğimi sanmıştım. Oysa gerçek bambaşkaydı. Bana yalnızca para değil, geçmişimle yüzleşme cesareti ve geleceğime anlam katacak bir amaç bırakmıştı. Onunla evlenirken niyetimin tamamen temiz olduğunu söyleyemem. Parası beni etkilemişti. Bunu inkâr etmek, kendime yeni bir yalan söylemek olurdu. Ama o evlilik bana hayatımın en önemli dersini verdi. İnsan bazen zengin olmak için bir kapıdan girer, fakat içeride parayla satın alınamayacak şeyler bulur. Bugün hâlâ o büyük villada yaşamıyorum. Daha küçük, mütevazı bir evim var. Ama her sabah vakfa gittiğimde bana koşarak sarılan çocukları gördüğümde kendimi dünyanın en zengin insanı gibi hissediyorum. Çünkü artık biliyorum: Gerçek miras, bir insan öldüğünde hesabında bıraktığı para değil, yaşarken başlattığı ve ölümünden sonra da devam eden iyiliklerdir.