55 YIL ÖNCE, LİSEDEN EN YAKIN ÜÇ ARKADAŞIMLA GÖL KENARINDA BİR SÖZ VERMİŞTİK

Üzerinde sadece: “Sami’ye.” yazıyordu. Açtım. Yekta birkaç ay önce ağır bir kalp krizi geçirdiğini yazmıştı. Doktorları uzun yolculuk yapmasını kesinlikle yasaklamıştı. Ama mektubun sonunda beni asıl sarsan başka bir şey vardı. “Ben hayattayım Sami. Fakat göle gelecek durumda değilim. Bunun seni hayal kırıklığına uğratacağını biliyorum. Yine de bilmeni istediğim bir şey var. Seni hiç unutmadık. Sadece hepimiz diğerinin ilk adımı atmasını bekledik.” Ardından bir telefon numarası bırakmıştı. Gözlerim bulanıklaştı. Elli beş yıl. Bir telefon açmak için elli beş yıl beklemiştik. Şakir’in kutusunu açmadan önce ayağa kalkıp göle baktım. Su hâlâ çocukluğumuzdaki gibi sakindi. Ama artık her şey başka görünüyordu. Son kutunun kapağını kaldırdım. İçinde yalnızca eski, paslanmış metal bir kutu vardı. Kutuyu tanıdığım an kalbim duracak gibi oldu. Bu bizim zaman kapsülümüzdü. Mezuniyet gecesi bankın birkaç metre arkasına gömmüştük. İçine gelecekteki hâllerimize yazdığımız dört mektup koymuştuk. Ama ben yıllar boyunca bunun tamamen kaybolduğunu düşünmüştüm. Kutuyu açtım. İçindeki kâğıtlar nemden sararmıştı. En üstte Şakir’in mektubu vardı. Fakat onun altında yeni yazılmış başka bir not duruyordu. “Sami, bu kutuyu geçen yıl Türkiye’ye geldiğimde gizlice çıkardım.” Şakir göle gelmişti. Ama bana haber vermemişti. Okumaya devam ettim. “Çünkü sana anlatmamız gereken asıl gerçek bu kutunun içinde.” Kalbim hızlandı. Eski mektupları tek tek çıkardım. Turgay’ın on yedi yaşındaki hâli gelecekte pilot olmak istediğini yazmıştı. Yekta büyük şehirlerde yaşamak istediğini. Şakir dünyayı görmek istediğini. Sonra kendi mektubumu buldum. Titreyen ellerle açtım. On yedi yaşındaki Sami’nin yazısını görünce içime tuhaf bir ürperti yayıldı. Mektupta şöyle yazıyordu: “Gelecekte nerede olursam olayım, umarım bu üç adam hâlâ hayatımdadır. Çünkü bir gün çok param olabilir, evim olabilir, çocuklarım olabilir. Ama onları kaybedersem gençliğimin en güzel tarafını da kaybetmiş olurum.” Başımı eğdim. Tam da korktuğum şey olmuştu. Sonra kutunun dibinde daha önce görmediğim küçük bir fotoğraf buldum. Fotoğrafın arkasında Şakir’in el yazısı vardı. “Asıl sözümüzü hatırlıyor musun?” Kaşlarımı çattım. Asıl sözümüz mü? Bir an hatırlayamadım. Sonra zihnimde yıllardır kapalı duran bir kapı açıldı. Mezuniyet gecesi sadece elli beş yıl sonra buluşacağımıza söz vermemiştik. Bir söz daha vermiştik. Kimimiz önce ölürse, geride kalanlar onun ailesini yalnız bırakmayacaktı. “Dördümüzden biri düşerse, diğer üçü kaldıracak.” Turgay bunu söylemişti. Mektubun devamında Şakir, Turgay’ın ölümünden sonra üç arkadaşın yeniden iletişim kurduğunu anlatıyordu. Yekta ve Şakir, Turgay’ın Avustralya’da yaşayan eşine ve kızına ulaşmışlardı. Ama Turgay’ın son isteği farklıydı. “Sami’yi bulun.” Şakir mektupta şöyle yazmıştı: “Seni bulduk. Hakkında çok şey öğrendik. Eşini yıllar önce kaybettiğini, oğlunun başka şehirde yaşadığını, çoğu gününü tek başına geçirdiğini öğrendik. Sana hemen ulaşmak istedik. Ama Turgay, ‘Buluşma gününü bekleyin,’ dedi. Çünkü senin o göle geleceğini hiç şüphe etmeden biliyordu.” Tam o sırada arkamdan ayak sesi duydum. Hızla döndüm. Patikanın başında iki kişi vardı. Biri bastona dayanıyordu. Diğerinin saçları tamamen beyazdı. Onları tanımam birkaç saniye sürdü. “Yekta?” Adam gülümsedi. Yanındaki yaşlı adam iki kolunu açtı. “Beni de tamamen unutmadın herhâlde?” “Şakir…” Nasıl ayağa kalktığımı hatırlamıyorum. Koştum. Üç yaşlı adam göl kenarında birbirine sarıldı. On yedi yaşındaki hâlimiz sanki birkaç saniyeliğine geri dönmüştü. Yekta doktorların fikrini son anda değiştirdiğini, Şakir’in de Almanya’ya gidip onu arabayla getirdiğini anlattı. Kutuları ise bir gün önce bırakmışlardı. “Bizi görmeden önce Turgay’ı dinlemeni istedik,” dedi Şakir. Bankta üçümüz yan yana oturduk. Bir süre hiç konuşmadık. Sonra ben boş kalan yere baktım. “Turgay burada olmalıydı.” Yekta cebinden küçük bir kavanoz çıkardı. İçinde biraz kül vardı. “Turgay da aynı şeyi düşünmüş.” Gözlerim doldu. Turgay vasiyetinde küllerinin küçük bir bölümünün çocukluğunu geçirdiği göle götürülmesini istemişti. O gün dört arkadaş gerçekten yeniden buluştuk. Üçümüz bankta oturuyorduk. Dördüncümüz rüzgârın taşıdığı sessizliğin içindeydi. Güneş batmaya yaklaşırken yıllarca anlatamadığımız her şeyi anlattık. Evlilikleri. Çocukları. Ölümleri. Pişmanlıkları. Kaçırdığımız telefonları. Göndermediğimiz mektupları. Sonra Yekta birden güldü. “Bir daha elli beş yıl beklemeyelim.” Hepimiz kahkaha attık. Ertesi hafta Yekta’nın numarasını ilk kez telefonuma kaydettim. Şakir’le her pazar konuşmaya başladık. Turgay’ın kızıyla da görüntülü görüştüm. Ona babasının gençliğini anlattım. Gölü. Bisikletleri. Tahta salımızı. Ve babasının gençken ne kadar berbat şarkı söylediğini. O gün şunu öğrendim: İnsan bazen dostlarını büyük bir kavga yüzünden kaybetmez. Bazen sadece “yarın ararım” diyerek kaybeder. Sonra o yarın haftaya dönüşür. Hafta yıla. Yıl da yarım asra. Şimdi odamda, göl kenarında çekilmiş yeni bir fotoğraf duruyor. Üç yaşlı adam aynı eski bankta oturuyor. Yanımızda ise Turgay’ın kutusu var. Fotoğrafın arkasına tek bir cümle yazdım: “Bazı sözler tutulmak için elli beş yıl bekler; ama sevdiğin insanlara onları sevdiğini söylemek için bir gün bile beklememek gerekir.”
Copyright © 2015. All Rights Reserved.