Annem 72 Yaşındayken Bana Şunu İtiraf Etti

Annem önündeki beyaz zarfı açtı. İçinden sararmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta ben, Nalan ve Ferhat yan yana gülüyorduk. Küçük çocuğun elinde kırmızı bir oyuncak araba vardı. “Ferhat ölmedi,” dedi annem. Nefesimi tuttum. “İtfaiyeciler onu çıkardı. Ağır yaralandı. Nalan ise dumandan kurtulamadı. Babanın anlattığı hikâyede yangını dikkatsiz bir işçi çıkarmıştı. Bütün suç, ölmüş olan Nalan'ın üzerine kaldı.” Babamın yüzüne baktım. “Peki Ferhat ne oldu?” “Yakınları onu İstanbul'a götürdü. Hastanelerde yıllarca tedavi gördü. Sonra izini kaybettik.” “Yalan,” dedi babam boğuk sesle. Annem ona döndü. “Hangi kısmı yalan Rıfat? Senin kapıyı kilitlediğin mi, yoksa çocuğun yaşadığı mı?” Babam bir anda çökmüş gibiydi. Masanın kenarına tutundu. “Yıllarca o kapının sesini duydum,” dedi. “Bir gün bile unutmadım.” “Unutmadıysan neden söylemedin?” diye bağırdım. “Çünkü hapse girerdim. Siz sokakta kalırdınız. Sizi koruduğumu düşündüm.” Annem acıyla güldü. “Bizi değil, kendini korudun. Bana her ay verdiğin para da bunun içindi. Susmamı satın aldın.” “Sen parayı aldın,” dedi babam. Annem çekmeceden kalın bir dosya çıkardı. İçinde otuz yıla ait banka dekontları, tarihleri yazılı notlar ve makbuzlar vardı. “O paranın tek kuruşunu kendime harcamadım,” dedi. “Önce Ferhat'ın tedavi gördüğü hastaneye gönderdim. Sonra onu bulmak için araştırmacılara, avukatlara ödedim. Geri kalanını onun adına açtığım hesaba yatırdım.” Dosyayı karıştırdım. Her makbuz bir ayı, her ay annemin taşıdığı yükü gösteriyordu. “Onu buldun mu?” Annem cevap vermeden önce telefonunu açtı. Ekranda dün akşam gelen bir mesaj vardı. ‘Süheyla Hanım, yarın öğleden sonra Bursa'da olacağım. Artık konuşmaya hazırım. Ferhat.’ Kapı zili çaldı. Üçümüz de yerimizde sıçradık. Saatime baktım. Tam ikiydi. Babam fısıldadı: “Onu buraya mı çağırdın?” “Evet,” dedi annem. “Önce kızımıza anlatmak istedim. Sonra da senin yüzleşmeni.” Babam cebinden anahtarı çıkardı. Eli öyle titriyordu ki kilide sokamadı. Anahtarı ondan aldım, kapıyı açtım. Eşikte kırk yaşlarında, yüzünün sol tarafında yanık izleri bulunan bir adam duruyordu. Elinde yıpranmış kırmızı bir oyuncak araba vardı. “Berrak?” dedi. Adımı söyleyişinden beni hatırladığını anladım. “Ferhat...” Başını eğdi. “Ablam seni çok severdi. Yangından önceki gün doğum günün için bir elbise dikmişti.” Gözlerim doldu. Yıllarca sakladığım çiçekli elbiseyi hatırladım. Annem onu neden hiç attırmamıştı, şimdi anlıyordum. Ferhat mutfağa girdiğinde babam oturuyordu. Birbirlerine uzun süre baktılar. “Beni tanıdınız mı Rıfat Bey?” Babam cevap veremedi. “Ben sizi hiç unutmadım,” dedi Ferhat. “Kapının öte yanında duruyordunuz. Anahtar elinizdeydi. Size bağırdım. Ablam bağırdı. Sonra arkanızı döndünüz.” Babamın dudakları kıpırdadı. “Özür dilerim.” Ferhat'ın gözleri doldu ama sesi sakindi. “Ben buraya özür dinlemeye gelmedim. Ablamın mezar taşında adı hâlâ yangına sebep olan kişi olarak anılıyor. Onun suçsuz olduğunu herkes bilsin istiyorum.” Annem dosyadan bir başka kâğıt çıkardı. Yangından birkaç hafta sonra tutulan eski bir tanık ifadesinin kopyasıydı. İşçilerden biri arka kapının kilitli olduğunu anlatmış, fakat ifade dosyaya alınmamıştı. Annem o işçiyi yıllar sonra bulmuştu. “Başka tanıklar da var,” dedi. “Yaşayan iki kişi konuşmayı kabul etti.” Ferhat ceketinin iç cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Üzerinde çocuk el yazısıyla birkaç kelime vardı. “Ablamın son mektubu,” dedi. “Bana okuma yazmayı öğretmek için bir oyun hazırlamış.” Kâğıtta şöyle yazıyordu: “Korkunca elimi tut. Birlikte çıkış yolunu buluruz.” Ferhat gözlerini babama çevirdi. “Ben o gece elini tutamadım. Çünkü beni pencereye doğru itti. Önce benim kurtulmamı istedi. Ablamın nasıl biri olduğunu anlıyor musunuz?” Babam ağlamaya başladı. Bu, hayatım boyunca gördüğüm ilk gerçek gözyaşıydı. Fakat onun ağlaması hiçbir şeyi geri getirmiyordu. Bir an anneme öfkelendim. “Bunu neden daha önce bana anlatmadın? Çocuk değildim artık.” Annem gözlerimin içine baktı. “İlk yıllarda senden korktum. Babanı kaybedersin sandım. Sonra kendi sessizliğimden utandım. Her geçen yıl konuşmak daha zorlaştı. Bunun doğru olduğunu söylemiyorum, kızım. Ben de yanlış yaptım.” Ona sarılmak istedim ama yapamadım. Bazı gerçeklerin insanın içinde oturması için zamana ihtiyacı vardı. Babam başını kaldırdı. “Her şeyi anlatsam bana ne olacak, farkında mısınız?” “Biliyorum,” dedim. “Ama otuz yıldır ne olduğunun farkında olan tek kişi sen değilsin.” O akşam babam uzun uzun konuştu. Depodaki bidonları, kilidi, sigorta şirketine söylediği yalanları tek tek anlattı. Annem ses kaydı aldı. Ferhat sessizce dinledi. Ben babamın her cümlesinde başka bir yabancıyla tanışıyordum. Ertesi sabah hep birlikte adliyeye gittik. Babam avukatı eşliğinde ifade verdi. Dosyanın yeniden incelenmesi için başvuru yapıldı. Yıllar geçmesi nedeniyle hangi suçlardan işlem yapılabileceğini bilmiyorduk. Ama artık gerçeğin saklanmasına izin vermeyecektik. Haftalar sonra bir haber geldi. Eski raporlardaki çelişkiler incelenecek, tanıklar dinlenecekti. Sonucun ne olacağını kimse bilmiyordu. Ferhat ise ilk kez ablasının adının temize çıkabileceğine inanıyordu. Bir süre sonra Ferhat'ın isteğiyle atölyenin eski işçilerinden üçüyle de görüştük. Biri yıllar önce korkutulduğunu, diğeri ailesini geçindirmek için sustuğunu anlattı. Üçüncüsü konuşurken ellerini yüzüne kapatıp ağladı. Hepsi o gecenin içinde kalmıştı. Yalnızca yangın değil, yıllarca süren korku da hayatlarını yakmıştı. Ferhat bir toplantıda, “Sizden kahraman olmanızı istemiyorum,” dedi. “Yalnızca artık gerçeği inkâr etmeyin.” O cümle odadaki herkesi susturdu. Ben de kendi çocukluğuma başka gözle bakmaya başladım. Babamın her kilidi iki kez kontrol etmesini, siren duyduğunda pencereye koşmasını, annemin beyaz zarfları gizlice saymasını anımsadım. İşaretler hep önümdeydi. Ama bir çocuğun anne babasına güvenmesi, gördüklerinin ne anlama geldiğini bilmesini sağlamıyordu. Babam eve döndüğünde eskisi gibi emirler veren bir adam değildi. Ne annem onu hemen affetti ne de ben. Annem ayrı yaşamaya karar verdi. Bense onu ziyaret etmeyi sürdürdüm, fakat geçmişi yok saymadan. Bir gün babam bana, “Bana yeniden baba diyebilecek misin?” diye sordu. Uzun süre düşündüm. “Bilmiyorum,” dedim. “Ama değişmek istiyorsan önce verdiğin zararı kabul etmelisin. Affedilmek senin hakkın değil, başkalarının kararı.” O süreçte annemle ilişkim de değişti. Artık bana her şeyi bilen, her sorunu çözen bir anne gibi davranmıyordu. Bazen karşılıklı susuyor, bazen birbirimize zor sorular soruyorduk. Bir akşam “Keşke daha cesur olsaydım,” dedi. Elini tuttum. “Bugün cesur davrandın,” diye cevap verdim. “Geçmişi değiştiremeyiz ama yarın kimi koruyacağımıza karar verebiliriz.” Aylar sonra Ferhat'la Nalan'ın mezarına gittik. Annem çiçekleri yerleştirirken ben kırmızı oyuncak arabayı mezarın yanına bıraktım. Ferhat bana baktı. “Onu saklamak zorunda değilsin,” dedi. “Benim artık hatırlamak istediğim şey yangın değil, ablamın gülüşü.” O anda anladım: Bir aileyi ayakta tutan şey sırların sonsuza kadar saklanması değildi. Bazen aile dediğimiz yapının içindeki en büyük sevgi, gerçeği söyleyebilecek cesareti göstermekti. Annem otuz yıl boyunca sustuğu için kendini suçlamıştı. Babam otuz yıl boyunca susarak kurtulacağını sanmıştı. Bense o gün şunu öğrendim: Bir kapının kilidini açmak yalnızca birkaç saniye sürer. Ama ardındaki gerçekle yüzleşmek bir ömür isteyebilir. Bizim evimizde o kapı nihayet açılmıştı. Ve ilk kez, içeriye gerçekten temiz hava doluyordu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.