Annem Evlatlık Kızıma Hata Dedi
Hiçbirine cevap vermedim. Bir hafta sonra annem, apartmanın önünde yolumu kesti. Elinde eski bir fotoğraf vardı: Ben sekiz yaşındaydım, iki örgülü saçlarımla onun yanında gülümsüyordum. “Böyle mi olacaktık, Pınar?” dedi. “Biz senin annenle babanız.” “Biliyorum.” “Bunca yılı tek bir akşam yüzünden mi sileceksin?” “Hayır, anne. O akşam yüzünden değil. İdil'e yaptığınız yıllar süren kötülük yüzünden. Bir de beni kandırdığınız için.” Gözleri doldu. “Tamer çok zor durumdaydı. Baban da panikledi.” “Bu, benim imzamı taklit etmeyi ya da bir çocuğu korkutmayı haklı çıkarmaz.” Annem başını çevirdi. İlk defa söyleyecek bir şey bulamamıştı. “Ama ben senin kızınım,” dedim. “İdil de benim kızım. Beni sevdiğini söylüyorsan ona neden sevgi göstermedin?” Annem cevap vermedi. İşte o sessizlik, yıllardır aradığım cevaptı. O görüşmeden iki gün sonra Belgin beni yeniden aradı. Tamer'in borçlarını araştırırken eski bir banka dekontu ortaya çıkmıştı. Üç yıl önce annemin ilaçları için gönderdiğim paraların bir bölümü, her ay başka bir hesaba aktarılmıştı. Hesabın sahibi Tamer'di. “Yani annemin ilaçları için ayırdığım parayı da mı kullanmışlar?” dedim. Belgin, “Dekontlar bunu düşündürüyor. Ancak bütün işlemlerin gerekçesini henüz bilmiyoruz,” diye karşılık verdi. Telefon kapandığında mutfaktaki sandalyeye çöktüm. Annemin eczane önünde ağlayarak beni aradığı günleri hatırladım. Her seferinde kızımla yapacağımız bir etkinlikten kısmış, onların ihtiyaçlarını öne koymuştum. İdil bunu hiç yüzüme vurmamıştı. Bir keresinde doğum gününde istediği bisikleti alamadığımızda yalnızca, “Önemli değil anne, seninle yürüyüş yapmak da güzel,” demişti. O akşam eski fotoğrafları açtım. İdil'in sekizinci yaş gününde çekilmiş bir kareye uzun uzun baktım. Pastanın önünde iki kişiydik. Ben gülümserken o göz ucuyla kapıya bakıyordu. Sonradan anlamıştım: Anneannesiyle dedesinin gelmesini bekliyormuş. Ertesi gün kızımın okulundaki rehber öğretmenle görüştüm. İdil'in son haftalarda teneffüslerde yalnız kaldığını öğrendim. Kendisine “Beni istemezlerse ne olur?” diye sormuştu. Bir uzmandan destek alması için randevu ayarladık. İlk görüşmenin ardından kızım arabaya bindiğinde hafiflemiş gibiydi. “Bana korkmanın yanlış olmadığını söyledi,” dedi. “Bir de büyüklerin yalanlarından çocukların sorumlu olmadığını.” Elini tuttum. “Çok doğru söylemiş.” “Anne, bir şey daha var. Restoranda anneannem öyle konuşunca senin onu seçeceğini düşündüm.” Göğsüm sızladı. “Bir daha böyle bir seçim yapmak zorunda değilsin. Ben senin yanındayım.” İdil camdan dışarı baktı. “Biliyorum. Çünkü o gece kalkıp benimle geldin.” İşte o anda fark ettim: Benim için yalnızca bir restorandan çıkış olan hareket, kızım için bir ömür hatırlayacağı güven sözüne dönüşmüştü. Aylar geçti. İncelemeler sonunda belgedeki imzanın bana ait olmadığı belirlendi. Dosyayla ilgili hukuki süreç sürdü; Belgin, şirketle bağlantılı hiçbir yeni işlem için onay vermememi sağladı. Borçlarının sorumluluğunu üstlenmeyi reddettim. Ailem artık benden para alamıyordu. Daha önemlisi, İdil'e ulaşamıyorlardı. Bir akşam okuldan gelen kızım mutfakta yanıma oturdu. Elinde renkli kartonlardan yaptığı küçük bir ev vardı. Çatısına iki isim yazmıştı: Pınar ve İdil. “Öğretmenimiz bize ailemizi anlatan bir şey yapmamızı söyledi,” dedi. Evin pencerelerine baktım. İçeride iki insan ve turuncu bir kedi çizilmişti. “Bizim kedimiz yok ki,” dedim gülümseyerek. “Henüz yok.” Uzun zamandır ilk kez kahkaha attım. O da güldü. Sesindeki rahatlık bana bütün servetlerden kıymetli geldi. Ertesi hafta barınaktan yaralı kulağı olan bir kedi sahiplendik. İdil ona Tarçın adını verdi. Kedimiz ilk gece korkudan koltuğun altında saklandı. İdil yanına oturup saatlerce bekledi. Sonunda Tarçın dışarı çıkıp başını kızımın eline yasladı. İdil bana dönüp, “Bak anne,” dedi. “Birisi korktu diye sevilmekten vazgeçmek gerekmiyormuş.” Boğazım düğümlendi. Yıllarca ailem kabul etsin diye kendimi küçültmüştüm. Kızım da benim uğruma susmuştu. Oysa sevgi, bir sofrada yer açmakla başlardı; birini sofradan kovmakla değil. O gece İdil'e sarılıp, “Bundan sonra hiçbirimiz sevgiyi hak etmek için kendimizi kanıtlamayacağız,” dedim. İdil başını omzuma koydu. “Peki ya bir gün onlar özür dilerse?” “Dinleyebiliriz,” dedim. “Ama özür, her şeyi eskisi gibi yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Güven yeniden kazanılır. Hem de sözlerle değil, davranışlarla.” Kızım bir süre düşündü. Sonra odasına koşup kartondan evimizi getirdi. Kapının yanına küçük bir cümle eklemişti: “Burada kimse hata değildir.” Yıllar boyunca ailemi kaybetmekten korkmuştum. Sonunda anladım ki asıl kayıp, kızımın kendi değerinden şüphe ederek büyümesine izin vermek olacaktı. Aile, aynı kandan gelenlerin kurduğu bir mecburiyet değildi. Bir çocuğun titreyen elini tuttuğunda, onu bir daha asla yalnız bırakmamaya verdiğin sözdü. Ve ben o sözü, ömrümün sonuna kadar tutacaktım.