Annem, tam yirmi yıl boyunca evimizin arkasındaki
"O gece..." dedi Kemal, sesi rüzgarda titreyen bir yaprak gibiydi ama o kadar netti ki, her bir kelime beynime çivi gibi çakılıyordu. "Yirmi bir yıl önce, babanın hayatını kaybettiği o korkunç kazayı hatırlıyorsun değil mi?" Başımı salladım. Hatırlamamak ne mümkündü? Hayatımızın karanlığa gömüldüğü, çocukluğumun bittiği o geceyi dün gibi hatırlıyordum. Babam, direksiyon başında geçirdiği bir kalp krizi sonucu uçuruma yuvarlanmıştı. En azından bize söylenen, resmi raporlara geçen buydu. Kemal cebinden mendilini çıkarıp gözlerini sildi, o şık takım elbisesinin içinde bana tamamen yabancı ama bir o kadar da tanıdık geliyordu. "Baban kalp krizi geçirmedi," dedi Kemal, gözlerimin içine bakarak. "O gece baban yalnız değildi. Yanındaki arabada ben vardım. O zamanlar genç, kibirli ve gücün parayla satın alınabileceğine inanan zengin bir iş adamının oğluydum. Arkadaşlarımla yarışıyordum. Alkollüydüm. Babanın arabasını sıkıştırdım, onu yoldan çıkmaya zorladım. Onun uçurumdan aşağı yuvarlanışını izledim." Nefesim kesildi. Elimdeki yemek kabı parmaklarımın arasından kayıp yere düşecek gibi oldu, son anda yakaladım. Dünya etrafımda dönüyordu. "Sen..." dedim, sesim boğazımda düğümlenmişti. "Babamı sen mi öldürdün?" "Ben sebep oldum," dedi Kemal, başını öne eğerek. "Kaza yerinden kaçtım. Paramız, gücümüz sayesinde polis soruşturmasını kapattı. Suç üzerime kalmadı ama vicdanım beni diri diri gömdü. Birkaç ay sonra, her şeyi geride bırakıp teslim olmak istedim. Ancak önce mahvettiğim hayatın geride bıraktıklarını görmek, vicdanımı rahatlatmak için buraya geldim. Annene her şeyi itiraf ettim. Polise gideceğimi, hak ettiğim cezayı çekeceğimi söyledim." "Annem..." dedim, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Annem seni polise şikayet etmedi mi? Seni o kulübeye mi yerleştirdi?" Kemal acı bir tebessümle bana doğru bir adım daha attı. "Annen inanılmaz bir kadındı. Bana baktı ve dedi ki: 'Seni hapse attırsam kocam geri gelmeyecek. Benim bir oğlum var, ona bakmak, onu büyütmek zorundayım. Eğer hapse girersen, zengin ailen senin yerine başkalarını parayla susturur, sen de içeride çürürsün. Gerçek ceza bu değil.' Annen benden adalet istemedi, benden bir hayat istedi." "Nasıl yani?" diye sordum, kafam darmadağındı. "Annen benden tüm servetimi, ailemin gücünü reddetmemi istedi. 'Eğer gerçekten pişmansan, kocamın yokluğunda çektiğimiz her sıkıntıyı sen de çekeceksin. Biz ne kadar açsak, sen de o kadar aç kalacaksın. Biz ne kadar üşüyorsak, sen de o kadar üşüyeceksin. Benim oğlum büyüyüp kendi ayakları üzerinde durana kadar bu kulübede, bir hiç olarak yaşayacaksın. Cezaevinde değil, benim gözümün önünde vicdanınla yaşlanacaksın,' dedi. Bana o gümüş madalyonu verdi. Babanın madalyonuydu bu. 'Bu boynunda durduğu sürece, her gün neyi çaldığını hatırla' dedi." Şok içinde Kemal’e bakıyordum. Yıllarca anneme kızdığım, "Neden bize yetmeyen ekmeği bu adama veriyorsun?" diye hesap sorduğum anlar bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Annem ona sadaka vermiyordu; annem ona her gün cezasını ödettiriyordu. Onu aç bırakmayarak, hayatta kalmasını sağlıyor ama aynı zamanda sefaletimize tanık ederek onu her gün yeniden cezalandırıyordu. "Annen," diye devam etti Kemal, sesindeki hayranlık ve pişmanlık daha da derinleşti. "Beni sadece cezalandırmadı, beni eğitti. Her gün getirdiği o bir kap yemek, bana insanlığı, sabrı ve bağışlamanın büyüklüğünü öğretti. Ben yirmi yıl boyunca o kulübede sadece soğukla değil, kendi geçmişimle savaştım. Ailem beni defalarca bulmaya çalıştı, reddettim. Annen bana yirmi yılın sonunda özgür olacağımı söylemişti. Sen üniversiteyi bitirip kendi hayatını kurduğun gün, benim de cezam bitecekti.