Babamı Akıl Hastanesine Kapatmaya Çalıştılar
Aradan altı ay geçti. Çiftlik yeniden hayat doluydu. Babam her sabah güneş doğmadan kalkıyor, bastonuna yaslanarak tarlaları dolaşıyordu. Eskisi kadar hızlı yürüyemiyordu belki ama yüzündeki huzur, yıllardır görmediğim kadar derindi. Bir gün beni yanına çağırdı. Eski ahşap sandığın içinden sararmış bir dosya çıkardı. "Bu senin." Dosyayı açtığımda çocukluğumdan bugüne kadar sakladığı fotoğraflar, okul başarı belgelerim ve annemin yıllar önce bana yazdığı küçük notlar vardı. En altta ise el yazısıyla hazırlanmış tek sayfalık bir vasiyet bulunuyordu. Şöyle yazıyordu: "Toprak insana ait değildir. İnsan, toprağa emanet edilir. Bu yüzden geride bırakabileceğim en büyük miras, birbirini koruyan bir ailedir." Boğazım düğümlendi. Babam gülümsedi. "Ben toprağı değil, sizi korumaya çalıştım. Ama bir yerde hata yaptım." "Nerede?" "Kötülüğün aileden gelmeyeceğine fazla inandım." Sessizce başımı eğdim. O yaşananlardan sonra Murat ve Selin'in yargılaması tamamlanmıştı. Mahkeme, yaşlı bir insana sistematik kötü muamele uyguladıkları, özgürlüğünü kısıtladıkları ve mal varlığını ele geçirmeye çalıştıkları gerekçesiyle haklarında ağır hapis cezalarına hükmetmişti. Karar açıklandığında ne sevinç hissettim ne de öfke. Sadece büyük bir boşluk... Çünkü adalet, suçluları cezalandırabiliyordu. Ama bir babanın kendi evladına duyduğu güvenin yıkılışını geri getiremiyordu. Bir yıl sonra tarım vakfı ilk bursunu verdi. Köyde okumak isteyen beş genç, babamın adını taşıyan bursla üniversiteye başladı. Açılış töreninde konuşma yapması için babamı kürsüye davet ettiler. Mikrofonun başına geçtiğinde elleri hafifçe titriyordu. "Ben bu toprağı çocuklarıma bırakmak istemiştim," dedi. "Kısmet olmadı." Sonra salondaki gençlere baktı. "Ama bugün anlıyorum ki evlat, yalnızca kan bağıyla olmuyormuş. İyiliği büyüten herkes benim evladımdır." Salonu uzun süre alkış sesi doldurdu. Konuşma bittikten sonra yanıma geldi. Koluma girip fısıldadı: "Bugün annen görse çok mutlu olurdu." Gökyüzüne baktım. Belki gerçekten görüyordu. Akşam üzeri birlikte verandada otururken güneş, buğday tarlalarının üzerine altın rengi bir ışık bırakıyordu. Babam elini elimin üzerine koydu. "O gece gelmeseydin..." dedi. Sözünü tamamlayamadı. Ben tamamladım. "Gelirdim." "Nasıl bu kadar emindin?" Gülümsedim. "Çünkü bana çocukken bir şey öğretmiştin." "Ne öğretmiştim?" "Bir insanın en büyük görevi, kendisini koruyamayacak durumda olanı korumaktır." Babamın gözleri doldu. "O sözü hatırladığına göre..." dedi. "...ben seni doğru yetiştirmişim." O an anladım ki bazen gerçek miras; tapular, tarlalar ya da banka hesapları değildir. Gerçek miras, zor zamanda doğru olanı yapabilecek bir vicdan bırakabilmektir. Çünkü servet el değiştirebilir. Evler satılabilir. Toprak paylaşılabilir. Ama dürüstlük, cesaret ve merhamet... Bunlar nesilden nesile aktarılan, hiçbir mahkemenin elinden alamayacağı en değerli mirastır. Ve o gün, çiftliğin üzerine çöken akşam sessizliğinde şunu çok iyi biliyordum: Babam yalnızca toprağını değil, onurunu da korumuştu. Ben ise hayatım boyunca taşıyacağım en büyük görevi yerine getirmiştim.