BİR AYLIK KIZIMLA BENİ BIRAKIP ASİSTANIYLA AMERİKA’YA GİTTİ

Salondaki sessizlik öyle yoğundu ki fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri bile tek tek duyuluyordu. Kerem önce Murat Hoca’ya, sonra elindeki dosyaya baktı. “Bu hukuka aykırı.” Murat Hoca sakin kaldı. “Neyin hukuka aykırı olduğuna mahkeme karar verir.” Derya dosyayı teslim aldı. İlk sayfayı çevirdi. Etik kurul ön inceleme tutanağında, altı yıl önce laboratuvardan gelen anonim bir ihbarın ardından yapılan değerlendirme bulunuyordu. İhbarda şu iddia yer alıyordu: Proje yöneticisi, araştırma ekibindeki bir uzmanın geliştirdiği yöntemi kendi çalışması gibi göstermeye hazırlanıyordu. Kerem şaşkınlıkla: “Kim ihbar etti?” diye sordu. Murat Hoca başını salladı. “Bilmiyorum. Zaten önemli de değil.” Ben biliyordum. İhbarı ben yapmamıştım. Yıllarca da kimin yaptığını öğrenememiştim. Tam o sırada salonun yan tarafında bir kadın ayağa kalktı. Saçlarına aklar düşmüş, ellili yaşlarında biriydi. Eski laboratuvar teknisyenimiz Sevim Hanım. Advertisement Onu görünce nefesim kesildi. “Ben yaptım,” dedi. Kerem ona baktı. “Sevim Hanım?” “Evet.” “Niye?” Kadının yüzündeki ifade sertleşti. “Çünkü geceleri kimlerin çalıştığını görüyordum.” Sonra bana baktı. “Elif Hanım doğumundan iki hafta önce bile laboratuvardaydı. Sabah geldiğimde çoğu zaman masasında uyuyakalmış bulurdum.” Kerem araya girdi. “Bu hiçbir şeyi kanıtlamaz.” Sevim Hanım devam etti. “Selin Hanım’ın kendi başına bir sunumu bile hazırlayamadığını da görüyordum.” Selin’in yüzü kızardı. “Bu hakaret!” “Hayır kızım. Hatırlatma.” Bazı insanlar yıllarca susar. Ama sustukları için unutmazlar. Sevim Hanım o gün her şeyi anlattı. Advertisement Kerem’in benim hazırladığım dosyaların üzerindeki isimleri değiştirdiğini. Selin’in laboratuvar bilgisayarından sürekli benim klasörlerimi kopyaladığını. Ben doğum iznindeyken sistem odasına girdiklerini. Murat Hoca bunun üzerine etik kurul incelemesi başlatmıştı. Fakat ben boşanmış, şehir değiştirmiştim. Kerem de Amerika’ya gitmişti. Üniversite yönetimi dava sürecine dönüşmeyen ön incelemeyi kapatmıştı. Kerem’in şansı yıllarca yaver gitmişti. Ta ki geçmişini satın almak için kapıma gelene kadar. Orhan Bey yatırım sözleşmesinin dosyasını kapattı. “İmza sürecini askıya alıyoruz.” Kerem döndü. “Bunu yapamazsınız.” “Yaptık.” “Amerika’daki yatırımcılarımız—” “Onlara da bilgi verilecek.” Selin panikle Kerem’in koluna dokundu. “Kerem, avukatları arayalım.” Kerem kolunu çekti. İlk kez aralarında çatlak gördüm. Basın mensupları sorular yağdırmaya başladı. “Sayın Arslan, çalışmanın gerçek geliştiricisi Elif Yalın mı?” “Şirket yatırımcılara yanlış beyanda mı bulundu?” Advertisement “Amerika’daki patent başvurularında Elif Hanım’ın adı neden yok?” “Selin Hanım, projedeki rolünüz tam olarak neydi?” Kerem’in yüzü öfkeyle kıpkırmızı olmuştu. Bana yaklaştı. “Bunu planladın.” “Hayır.” “Beni buraya düşürmek için yıllarca bekledin.” Başımı salladım. “Sen kapıma gelmeseydin bugün burada konuşmayacaktım.” “Yalan.” “Gerçekten.” Bir adım daha yaklaştım. “Ben altı yıldır seninle ilgilenmiyordum, Kerem.” Bu cümle onu bütün belgelerden daha fazla yaraladı. “Sen kendini hayatımın merkezinde sanıyorsun. Değilsin.” Çenesi gerildi. “Öyleyse neden geldin?” “Çünkü imzamı satın almaya çalıştın.” “Para teklif ettim.” “Susmam için.” “Senin gibi biri için bir milyon iki yüz bin lira az para mı?” Salonda yeniden uğultu yükseldi. Advertisement Kerem söylediği şeyin nasıl duyulduğunu ancak ağzından çıktıktan sonra fark etti. Ben sakince sordum: “Benim gibi biri derken?” Cevap veremedi. Orhan Bey yanında duran görevliye baktı. “Lütfen programı sonlandırın.” Kerem mikrofonu masaya bıraktı. Lansman bitmişti. Ama hikâye yeni başlıyordu. O günün görüntüleri birkaç saat içinde internete yayıldı. Ertesi sabah teknoloji haberlerinde tek bir konu konuşuluyordu. “Ünlü girişimcinin milyar liralık teknolojisinde fikrî mülkiyet krizi.” HelixNova’nın hissedarları acil toplantı yaptı. Amerika’daki yatırım fonu bağımsız denetim başlattı. Türkiye’deki yatırım anlaşması donduruldu. Derya ile birlikte resmî dava sürecini başlattık. Ben yalnızca maddi tazminat istemedim. İlk talebim şuydu: Geliştirdiğim özgün yöntemin bütün akademik ve ticari kayıtlarda doğru şekilde sahiplenilmesi. İsmimin geri verilmesini istedim. Çünkü benden alınan en büyük şey para değildi. Emekti. İkinci talebim, söz konusu teknolojinin kullanıldığı bütün patentlerin yeniden değerlendirilmesiydi. Advertisement Üçüncüsü ise geçmiş dönemde elde edilen gelirlerin bağımsız şekilde hesaplanmasıydı. Kerem önce anlaşma teklif etti. Beş milyon lira. Reddettim. On milyon. Reddettim. Avukatı Derya’yı aradı. “Hanımefendi ne istiyor?” Derya benim verdiğim cevabı iletti. “Gerçeğin kayda geçmesini.” Bir hafta sonra Kerem evime geldi. Bu kez kamera yoktu. Selin de yoktu. Kapıyı açmadım. Aşağıdaki kafede buluşmayı önerdim. Karşıma oturduğunda çökmüş görünüyordu. Sakalları uzamıştı. Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. “Şirket dağılıyor.” “Duydum.” “Amerika’daki fon ödemeleri durdurdu.” “Bunun için mi geldin?” Kerem ellerini masaya koydu. “Elif… bir hata yaptım.” Güldüm. Advertisement “Hangi kısmı?” Başını kaldırdı. “Geçmişte.” “Bu kelime çok geniş.” “Projeyi sahiplenmem yanlıştı.” “Evet.” “Seni küçümsemem yanlıştı.” “Evet.” “Defne konusunda…” Sustum. O da sustu. Sonra beklemediğim bir şey söyledi. “Onu görmek istiyorum.” “Niye?” “Kızım.” “Biyolojik olarak.” Yüzü gerildi. “Elif.” “Altı yıl boyunca bir kere bile doğum gününü sormadın.” “Amerika’da işler…” Elimi kaldırdım. “Hayır.” Cümlesini bitirmesine izin vermedim. “Bunu kariyerle açıklama.” Kerem sustu. Advertisement “Telefon vardı.” Başını eğdi. “E-posta vardı.” Sessizlik. “Uçak vardı.” Gözlerini kaçırdı. “Altı yıl boyunca hiçbir şey yapmadın.” Sonra bana baktı. “Utanıyordum.” “Birinci yıl mı?” Cevap yok. “İkinci yıl?” Sessizlik. “Üçüncü yıl?” Kerem’in gözleri doldu. “Zaman geçtikçe daha zorlaştı.” “Zor olan neydi?” “Kendi yaptığım şeyle yüzleşmek.” O an ilk kez onun gerçekten pişman olabileceğini düşündüm. Ama pişmanlık, geçmişi silmiyordu. “Defne bir kapı değil, Kerem.” “Ne demek?” “Canın istediğinde açıp kapatamazsın.” “Elif, ben onun babasıyım.” “Baba olmak sadece biyoloji değil.” Advertisement Kerem masadan kalkarken son bir kez sordu. “Hiç şansım yok mu?” “Bu kararı ben vermeyeceğim.” “Kim verecek?” “Defne.” Kaşlarını çattı. “Altı yaşında bir çocuk mu?” “Altı yıldır onsuz yaşayan çocuk.” O akşam Defne’ye konuştum. “Dünkü amcayı hatırlıyor musun?” “Babam olanı?” “Evet.” Boyama kalemini bıraktı. “Beni görmek istiyormuş.” Defne hemen cevap vermedi. “Sen istiyor musun?” Omuz silkti. “Bilmiyorum.” “İstemiyorsan görmek zorunda değilsin.” Bir süre sonra sordu: “Beni neden bırakmış?” “Bunu ondan duyman daha doğru.” “Sen biliyor musun?” “Evet.” “Bana kızdığı için mi?” Advertisement Yine kalbim sıkıştı. “Hayır.” “Ben bebekken kötü müydüm?” Onu kucağıma aldım. “Defne, bunu bir daha hiç düşünme. Bir yetişkinin aldığı kötü karar, çocuğun suçu değildir.” Bir hafta sonra görüşmeye razı oldu. Şartları o koydu. “Evimize gelmesin.” “Tamam.” “Kamerası olmasın.” “Tamam.” “Yanında o kadın olmasın.” İçimden gülmek geldi. “Tamam.” Bir parkta buluştuk. Kerem erken gelmişti. Bankta oturuyordu. Defne beni elinden çekerek yavaş yürüdü. Kerem ayağa kalktı. “Merhaba.” Defne başını salladı. “Merhaba.” Kerem ne söyleyeceğini bilmiyordu. Sonunda cebinden küçük bir kutu çıkardı. Advertisement “Sana hediye getirdim.” Defne kutuya bakmadı. “Niye?” Kerem şaşırdı. “İçinden geldi.” “Doğum günüm değildi.” “Biliyorum.” “Ben yabancılardan hediye almıyorum.” Kerem bana baktı. Ben hiçbir şey söylemedim. Defne’nin gözünde o hâlâ yabancıydı. Ve bunu değiştirmek Kerem’in işiydi. Yaklaşık yirmi dakika konuştular. Defne okulunu anlattı. Resim yapmayı sevdiğini söyledi. Kedilerden bahsetti. Kerem Amerika’yı anlatmaya çalıştı. Defne pek ilgilenmedi. Sonra bir anda sordu: “Beni niye bırakmışsın?” Kerem’in yüzü dondu. Ben birkaç metre uzaktaydım. Müdahale etmedim. Kerem derin bir nefes aldı. “Çok bencildim.” Defne bekledi. “İşim daha önemli sanıyordum.” “Annemden mi?” Kerem’in sesi kısıldı. “Evet.” “Benden de mi?” Uzun bir sessizlik oldu. Sonunda: “O zaman öyle davrandım,” dedi. Defne kaşlarını çattı. “Demek evet.” Çocuklar yetişkinlerin dolambaçlı cevaplarını bazen tek cümlede çözer. Kerem’in gözleri doldu. “Özür dilerim.” Defne birkaç saniye onu izledi. Sonra: “Tamam,” dedi. Kerem umutla gülümsedi. Fakat Defne cümlesini tamamladı. “Ama hemen baba diyemem.” Kerem’in gülümsemesi söndü. “Biliyorum.” “Belki sonra.” “Olur.” “O da belki.” Advertisement Kerem başını salladı. “Tamam.” O günden sonra ayda iki kez kontrollü görüşmeler başladı. Defne istemediği zaman gitmedi. Kerem de ilk kez bir başkasının şartlarına uymayı öğreniyordu. Selin’e gelince… Lansmandan üç gün sonra şirketten istifa ettiğini açıkladı. Ardından basına verdiği ifadede bütün kritik teknik kararların Kerem tarafından alındığını söyledi. Kerem ise hukuk ekibine Selin’in yıllardır teknik geliştirme sorumlusu olduğunu bildirdi. Birbirlerini korumak yerine birbirlerini suçlamaya başladılar. Aralarındaki ilişkinin de uzun süredir iyi olmadığı ortaya çıktı. Amerika’ya giderken kurdukları ortak hayat, başarı arttıkça bir güç savaşına dönüşmüştü. Benim ise onların özel hayatlarıyla ilgilenmeye hiç niyetim yoktu. Dava on bir ay sürdü. Bağımsız teknik bilirkişi raporu sonunda açıklandı. Raporda, HelixNova’nın temel algoritmik yaklaşımının benim altı yıl önce oluşturduğum özgün modelden türetildiği belirtildi. Mahkeme tarafları uzlaşmaya yönlendirdi. Bu kez rakamı Kerem belirlemedi. Bağımsız hesaplama sonucunda lisans gelirleri, geçmiş kullanım bedelleri ve tazminat dahil çok daha büyük bir tutar ortaya çıktı. Ama benim için en önemli karar resmî kayda geçen cümleydi: “Söz konusu çekirdek yöntemin ilk geliştiricisi Elif Yalın’dır.” O belge elime geldiğinde ağladım. Parayı görünce değil. Adımı görünce. Altı yıl önce laboratuvarda sabahlayan o kadın sonunda görünür olmuştu. Advertisement Lodos Teknoloji, birkaç ay sonra Avrupa’daki iki hastane grubuyla anlaşma yaptı. Yeni bir ofise taşındık. Ama ben Fatih’teki evden hemen taşınmadım. Defne ikinci sınıfı bitirene kadar bekledik. Sonra yakın bir semtte, büyük pencereli, küçük bahçeli bir eve geçtik. Defne’nin ilk istediği şey kendine kocaman bir çalışma masasıydı. “Senin gibi gece çalışacağım,” dedi. “Umarım benim kadar çalışmak zorunda kalmazsın.” “Niye?” “Çünkü akıllı çalışmak daha iyi.” Salonun bir köşesine annemin kurtarılan fotoğraflarını astım. Emre yıllar önce ücretsiz kurtardığı o eski hard diski bana çerçeveletip hediye etti. Üzerine küçük bir plaka takmıştı: “Bazen kaybolduğunu sandığın şey, hayatını geri getirir.” Kerem ise şirketindeki yönetim görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Akademik ortaklıkları askıya alındı. Hakkında sahte beyan ve fikrî mülkiyet sürecine ilişkin ayrı soruşturmalar yürütüldü. Her şeyini kaybetmedi. Sokakta kalmadı. Hayatı bitmedi. Ama en çok değer verdiği şeyi kaybetti: İtibarını. Ve bunun nedeni benim intikam almam değildi. Kendi geçmişinin önüne sonunda çıkmasıydı. Bir yıl sonra Defne’nin okulunda bilim şenliği düzenlendi. Advertisement Çocuklardan “hayran oldukları bir insanı” anlatmaları istenmişti. Sınıfa girdiğimde Kerem de arka sırada oturuyordu. Artık Defne bazen ona “Kerem” bazen de nadiren “baba” diyordu. Aralarındaki ilişki mükemmel değildi. Ama gerçekti. Zorlanarak kurulmuştu. Yalan üzerine değil. Defne sahneye çıktı. Elinde kartondan yaptığı küçük bir bilgisayar vardı. Öğretmeni sordu: “Bize kimi anlatacaksın?” Defne bana baktı. Gülümsedi. “Annemi.” Boğazım düğümlendi. “Annen ne yapıyor?” Defne gururla cevap verdi: “Bilgisayarlara düşünmeyi öğretiyor.” Sınıfta kahkahalar oldu. Sonra ciddi bir ifadeyle devam etti. “Bir de bana bir şey öğretti.” Öğretmeni sordu: “Neyi?” Defne elindeki kartona baktı. “Birisi senin yaptığın şeyi kendisininmiş gibi anlatırsa bağırmak zorunda değilsin.” Advertisement Sınıf sessizleşti. “Kanıtını saklarsın.” Emre arka taraftan öksürerek gülmesini sakladı. Ben ellerimi yüzüme kapattım. Defne devam etti. “Bir de seni bırakan biri geri gelirse hemen affetmek zorunda değilsin.” Kerem başını eğdi. “İster affedersin, ister biraz beklersin.” Sonra bana baktı. “Ama kendini bırakmazsın.” O an alkış koptu. Ben de alkışladım. Kerem de. Gözlerinden yaş aktığını gördüm. Şenlikten sonra okul bahçesinde yanıma geldi. “Elif.” “Efendim?” “Bir şey söyleyeceğim.” Bekledim. “Senden özür dilemek için çok geç kaldım.” “Evet.” Başını salladı. “Ama yine de özür dilerim.” Bu kez öfke hissetmedim. Altı yıl önce o cümleyi duysaydım belki her şey farklı gelirdi. Advertisement Şimdi ise sadece geçmişten gelen bir ses gibiydi. “Özrünü kabul ediyorum,” dedim. Gözlerini kaldırdı. “Beni affettin mi?” Başımı salladım. “Özrünü kabul etmekle seni hayatıma geri almak aynı şey değil.” Kerem hafifçe gülümsedi. “Bunu hak ettim.” “Evet.” Defne uzaktan bize seslendi. “Anne! Fotoğraf çekeceğiz!” Yanına yürüdüm. Kerem arkamızda kaldı. Sonra Defne dönüp ona baktı. “Sen de gelsene.” Kerem şaşırdı. “Ben mi?” “Evet. Öğretmen herkes gelsin dedi.” Kerem birkaç saniye tereddüt etti. Sonra yanımıza geldi. Fotoğrafta üçümüz vardık. Ama bu, yeniden birleşmiş bir aile fotoğrafı değildi. Böyle bir masal yaşanmadı. Ben Kerem’e geri dönmedim. Onunla yeniden evlenmedim. Yıllarca yaşattığı acıyı “çocuğumuz var” diyerek silmedim. Fotoğrafta yalnızca geçmişi inkâr etmeyen üç insan vardı. Bir anne. Bir çocuk. Ve geç de olsa yaptığı hataların sonucuyla yaşamayı öğrenen bir baba. Benim mutlu sonum bir erkeğin geri dönmesi değildi. Mutlu sonum, bir zamanlar değersiz olduğuma inandırılan yerde kendi değerimi yeniden bulmamdı. Birinin soyadının arkasına saklanmadan. Birinin akademik unvanına ihtiyaç duymadan. Birinin beni seçmesini beklemeden. O gece eve döndüğümüzde Defne eski bir fotoğraf albümünü açtı. Bebeklik fotoğraflarına baktı. Bir fotoğrafta ben onu kucağımda tutuyordum. Gözlerimin altı mor. Saçlarım dağınık. Ama gülümsüyordum. Defne fotoğrafa uzun süre baktı. “Anne…” “Efendim?” “O zaman çok yorulmuşsun.” “Biraz.” “Ben ağır mıydım?” Güldüm. Advertisement “Çok.” “Kaç kiloydum?” “Üç buçuk.” “Üç buçuk kilo ağır değil ki.” Onu yanıma çektim. “Bazı ağırlıklar tartıyla ölçülmez.” Bir süre düşündü. Sonra başını omzuma yasladı. “Şimdi hafif misin?” Pencereden dışarı baktım. Yıllardır ilk kez bu sorunun cevabını gerçekten biliyordum. “Evet.” Defne gülümsedi. “Güzel.” Ben de gülümsedim. Çünkü bazen hayatın en büyük zaferi, seni küçümseyen insanın kaybetmesi değildir. Senin artık onun seni nasıl gördüğünü önemsememendir. Sizce Elif, Kerem’in yıllar sonra kızıyla yeniden bağ kurmasına izin vermekle doğru mu yaptı, yoksa bazı kapılar sonsuza kadar kapalı mı kalmalıydı?
Copyright © 2015. All Rights Reserved.