Boşandığım Eşim Ardında Bir Yüzük Bıraktı

Meğer o günü hiç unutmamıştı. Zarfın içinde bir de küçük fotoğraf vardı. İlk evimizin önünde çekilmişti. Üzerimde boya lekeli gömleğim, Belgin'in elinde iki çay bardağı... Arkasına tek cümle yazmıştı: Keşke korktuğumda da elini bırakmasaydım. Kapı aralandı. İçeri Füsun girdi. “Geldiğini söylediler,” dedi, gözleri kıpkırmızıydı. Ayağa kalktım. “Sen biliyor muydun?” Başını eğdi. “Evet.” “Üç yıldır mı?” “Evet, Turgay.” Öfkem bir anda yükseldi. “İkiniz de beni ne sandınız? Bir yabancı mı? Yirmi iki yıllık evliliğimizin hiçbir anlamı yok muydu?” Füsun ağlamaya başladı. “Defalarca sana söylemesini istedim. Ama korkuyordu. Senin her şeyi bırakıp yanında kalacağından, kendi hayatını unutacağından korkuyordu.” “Benim hayatım oydu!” diye bağırdım. Sesim koridorda yankılandı. Sonra utançla sustum. Füsun çantasından telefonunu çıkardı. Bir ses kaydı açtı. Belgin'in sesi duyuldu. “Abla, Turgay dün gece bana eski kahve makinesini hâlâ sakladığını söyledi. İnsan bir eşyayı bu kadar uzun süre tutuyorsa belki de içindeki sevgiyi hiç atmıyordur, değil mi?” Kayıt bittiğinde ikimiz de konuşamadık. “Bunu düğünden sonra gönderdi,” dedi Füsun. “Eve dönmek istiyordu. Ama yine vazgeçti.” “Yüzüğü neden bıraktı?” “Çünkü senin onu beklememeni istiyordu. Alyansı görünce artık her şeyin bittiğini kabul edeceğini sandı.” Cebime uzanıp o küçük altın halkayı çıkardım. Ankara'ya gelirken yanıma almıştım. Nedenini kendime bile açıklayamamıştım. Tam o sırada koridordan telaşlı ayak sesleri geldi. Handan kapıya koştu. “Doktor Bey, Belgin Hanım'ın ritmi yeniden bozuldu!” Levent Bey hızla dışarı çıktı. Peşinden ilerledim ama yoğun bakım kapısı yüzüme kapandı. İçeriden cihaz sesleri geliyordu. İnsan, yirmi iki yıl birlikte yaşadığı birini kaybetme korkusunun ne olduğunu bildiğini sanıyor. Oysa o kapının önünde anladım: Hiçbir ayrılık, kapının bir daha açılmaması ihtimaline benzemezmiş. Dakikalar geçiyordu. Füsun dua ediyordu. Ben avucumda alyansı sıkıyordum. Sonunda doktor çıktı. “Ritmini kontrol altına aldık,” dedi. “Fakat durumu hassas. Daha ileri tedavi için başka bir merkezin kalp ekibiyle görüşüyoruz.” “İhtimali nedir?” “Kesin konuşamayız. Önümüzde zor bir süreç var.” “Onunla konuşabilir miyim?” “Birazdan, kısa süreliğine.” Yarım saat sonra Belgin'in odasına girdim. Yüzü solgundu. Kolunda serum, göğsünde elektrotlar vardı. Beni görünce gözlerini kapattı. “Gelmemeliydin,” diye fısıldadı. Sandalyeyi yatağının yanına çektim. “Bu cümleyi artık duymak istemiyorum.” “Her şeyi öğrendin mi?” “Yeterince.” Elini tuttum. Parmakları soğuktu. “Benden boşanırken beni koruduğunu düşündün,” dedim. “Ama beni korumadın Belgin. Beni kendi hayatımdan çıkardın.” Gözlerinden yaş süzüldü. “Öleceğimi sandım.” “Bana söyleyebilirdin.” “Sen beni kurtarmaya çalışırdın.” “Evet,” dedim. “Belki de hiçbir şey yapamazdım. Ama yanında olurdum. Buna ikimiz karar verirdik.” Uzun süre ağladı. Sonra zar zor konuştu. “Düğündeki gece... Bir anlığına hasta olduğumu unuttum. Sabah uyandığımda yeniden sana acı çektireceğim diye korktum.” “Ben de sabah uyandığımda beni yeniden istemediğini sandım.” Başını çevirdi. “Özür dilerim.” Cebimden alyansı çıkardım. Avucumun içinde parladı. “Bunu neden bıraktığını biliyorum. Ama üç yıl önce de anlamadığın bir şey var. Ben senin sağlam olduğun günlerle evlenmedim, Belgin. Seninle evlendim.” Elini uzatmadı. “Ya kurtulamazsam?” “En azından geride birbirimize söylemediğimiz sözler kalmaz.” Bir an sonra elini uzattı. Yüzüğü parmağına takmadım; avucuna bıraktım. “Kararı artık birlikte verelim,” dedim. Ertesi gün doktorlarla görüştük. Belgin'in kalp yetmezliği uzmanlaşmış bir merkezde değerlendirilecekti. İlaçları yeniden düzenlenecek, uygun görülürse destek cihazı ve nakil seçenekleri incelenecekti. Hiçbiri kolay değildi. Hiçbiri mucize vaat etmiyordu. Ama bu kez Belgin yalnız değildi. İstanbul'a kısa süreliğine dönüp atölyemde işleri yardımcım Savaş'a devrettim. Evdeki çekmecelerden Belgin'in eski hırkasını, sevdiği kitabı ve yıllardır kullanılmayan çay fincanını topladım. Dönmeden önce garajın yanındaki gül fidanına baktım. Üç yıldır neden onu sorduğunu şimdi anlıyordum. Dalları büyümüş, duvara dayanmıştı. Üzerinde tek bir tomurcuk vardı. Telefonum çaldı. Füsun'un sesini duyar duymaz kalbim sıkıştı. “Turgay, hastaneye hemen gel. Belgin seni istiyor.” Bir anda yeniden o karanlık ihtimale döndüm. “Ne oldu?” “Gelince gör.” Hastaneye vardığımda doktoru odanın dışında buldum. Gülümsüyordu. “Bugün biraz daha iyi. Şimdilik taburculuk söz konusu değil ama tedaviye yanıt almaya başladık.” Odaya girdiğimde Belgin yatağında oturuyordu. Elinde küçük bir defter vardı. “Benim sana bir teklifim var,” dedi. “Bir daha boşanma dersen kabul etmiyorum.” İlk kez içtenlikle güldü. “Hayır. İyileşip eve dönebilirsem verandadaki salıncağı birlikte onaralım mı? Sonra da... birbirimize her akşam günümüzün nasıl geçtiğini soralım.” Yanına oturdum. “İyileşmeyi beklememize gerek yok. Bugün başlayabiliriz.” Elini tuttum. “Günün nasıl geçti, Belgin?” “Çok korktum,” dedi. “Ama sen geldikten sonra biraz daha az.” O gece hastanenin bekleme salonunda kaldım. Sabah çay almak için kalktığımda Füsun yanıma geldi. Elinde eski bir ajanda vardı. Belgin'in üç yıl boyunca her doğum günümde bana yazdığı, fakat göndermediği notları gösterdi. Birinde atölyenin kokusunu özlediğini, diğerinde verandadaki yağmur sesini anlattığını gördüm. Son sayfada ise yalnızca şu yazıyordu: “Turgay'ın benden nefret etmesi, beni hastane yatağında hatırlamasından daha kolay olur sandım.” Ajandayı kapatıp Füsun'a uzattım. “Bundan sonra hiçbir şeyi saklamayalım,” dedim. Füsun başını salladı. “Haklısın. Ama benim de senden bir ricam var. Ablamı affetmen için acele etme. Sadece ona yanında kalma fırsatı ver.” Bu söz bütün gece aklımda kaldı. Affetmek, kırılmamış gibi davranmak değildi. Üç yılın eksikliğini tek bir güzel geceyle kapatamazdık. Belgin'i seviyordum, fakat kendime de bir söz vermem gerekiyordu: Korkularımızı susturarak yeni bir evlilik kurmayacaktık. Gerekirse kızacak, ağlayacak, tartışacaktık. Yeter ki birbirimizi yine karanlıkta bırakmayalım. Aylar kolay geçmedi. Belgin'in tedavisi uzun sürdü; birkaç kez yeniden hastaneye yatırıldı. Uzmanların takibi ve uygulanan tedavi sayesinde durumu zamanla dengelendi. Hayatımızın eskisi gibi olacağını kimse söylemedi. Biz de artık bunu istemiyorduk. Eskisi gibi susmak yerine konuşmayı öğreniyorduk. Bir sonbahar sabahı nihayet eve döndük. Verandadaki salıncağın tahtalarını değiştirdim. Belgin yanımda oturup hangi vidanın eğri olduğunu söylüyordu. Sanki aradan üç yıl değil, uzun bir kış geçmişti. Akşam iki fincan kahve yaptım. Bu kez alışkanlıktan değil, gerçekten iki kişiydik.Belgin cebinden alyansını çıkardı. “Bunu yeniden takmamı ister misin?” diye sordu. “Ancak sen istiyorsan.” Yüzüğü parmağına geçirdi. Sonra elimi tuttu. “İstiyorum. Ama bu kez korkarsam gitmeyeceğime söz veriyorum.” Gülümsedim. “Ben de sessizliğini her şeyin yolunda olduğu sanmayacağıma söz veriyorum.” Güneş batarken yan yana oturduk. Garajın yanındaki gül fidanında yeni çiçekler açmıştı. Belgin başını omzuma yasladı. Üç yıl önce bir alyansın bir evliliğin sonunu anlattığını sanmıştım. Oysa o küçük halka bize eksik bıraktığımız şeyi hatırlatmıştı: Sevgi, birini acıdan korumak için onun yerine karar vermek değil, zor günlerde bile ona gerçeği söyleyip yanında kalabilmekti.O akşam anladım ki ikinci şans, kaybettiğimiz yılları geri getirmiyordu. Ama önümüzde kalan günleri dürüstçe yaşamayı seçmemize izin veriyordu. Ve artık hiçbir sabah, mutfakta iki fincan görmeye şaşırmıyordum.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.