BOŞANDIKTAN İKİ AY SONRA ESKİ EŞİM
“Bilmiyorsun,” dedim. “Bana güvenmek zorunda değilsin. Ama bugün doktorunla konuşmanı, kararını korkudan ya da yalnızlıktan vermemeni istiyorum. İstersen anneni, ablanı arayalım. İstersen ben kapının dışında bekleyeyim. Nasıl istersen.” Gülce başını öne eğdi. Dakikalarca konuşmadık. Sonunda gözyaşlarını silip doktora döndü. “Biraz daha bilgi almak istiyorum. Bu sefer sorularımı sormadan karar vermeyeceğim.” O akşam hastaneden çıkmadım. Ablasını aramak için önce Gülce'den izin istedim. Ablası Filiz telefonda ağlamaya başlayınca Gülce'nin ne kadar uzun zamandır herkesi korumaya çalıştığını anladım. Bir saat sonra Filiz geldi. İki kardeş koridorda birbirine sarılırken birkaç adım uzakta durdum. Benim yerim onların arasına girmek değil, ihtiyaç duyduklarında orada olmaktı. Gece yarısına doğru Gülce beni yanına çağırdı. Yastığının altından küçük, eski bir zarf çıkardı. Üzerinde benim el yazımla yazılmış iki kelime vardı: Bizim evimiz. Zarfın içinde yıllar önce almak istediğimiz evin fotoğrafı bulunuyordu. Bahçesine çocuklarımız için salıncak kurmayı planlamıştık. Fotoğrafın arkasında Gülce'nin sonradan yazdığı bir cümle vardı: “Bir gün yeniden gülebilirsek, evimiz neresi olursa olsun.” “Bunu neden sakladın?” diye sordum. “Çünkü boşanmamız, yaşadığımız güzel yılları silmedi. Seni suçladığım günler oldu. Kendimi suçladığım günler daha fazlaydı. Ama en çok, kaybettiğimiz bebeklerden hiç konuşmamış olmamıza üzüldüm. Sanki adlarını bile anarsak birbirimizi parçalayacaktık.” Zarfın içinden bir de hastanede çekilmiş küçük bir ultrason fotoğrafı çıktı. Aradan iki yıl geçmişti. Onu gördüğüm anda dizlerimin bağı çözüldü. Gülce'nin yanında oturup ilk kez kaybettiğimiz bebeğimizden söz ettim. Ona almayı düşündüğüm oyuncak arabayı, hiçbir zaman kuramadığım beşiği anlattım. Sonra başımı ellerimin arasına alıp ağladım. Gülce elimi tuttu. Acımız ilk defa aramıza ördüğümüz duvarın arkasında değildi. “Bir şey daha var,” diyerek telefonunu uzattı. Ekranda gönderilmemiş bir mesaj duruyordu. “Bugün hastaneye gittim. Çok korkuyorum. Bana sarılır mısın?” Mesajın yazıldığı saat, boşanmayı teklif ettiğim akşamdan yalnızca on dakika önceydi. “Neden göndermedin?” diye sorduğumda gözlerime baktı. “Çünkü o gün bana ilk kez değil, haftalardır ulaşamadığımı hissediyordum.” Haklıydı. Hastalığını bilmemem bir gerçekti; ama yalnız olduğunu fark etmemiş olmamın bahanesi değildi. Telefonu ona geri verirken ilk kez geçmişi değiştiremeyeceğimi, yalnızca bundan sonra nasıl davranacağımı seçebileceğimi kabul ettim. Ertesi sabah Gülce, doktoruyla ve ailesiyle uzun uzun görüştükten sonra tedaviye devam etme kararı aldı. Bu kararı benim için vermedi. Bunu özellikle söyledi. “Kendi hayatım için mücadele etmek istiyorum. Sonuç ne olursa olsun, bu defa korktuğum şeyleri saklamayacağım.” Nakil hazırlıkları başladığında her şeyin bir anda düzeleceğini sandım. Yanıldım. Önümüzdeki günler kaygıyla geçti. Gülce'nin odasına giremediğim zamanlar oldu. Hemşirelerden haber beklerken koridorun her köşesini ezberledim. İşyerimden izin aldım; sonra uzaktan çalışabileceğim bir düzen kurdum. Ama hastane kapısında beklemekle iyi bir eş olduğumu kanıtladığımı düşünmekten özellikle kaçındım. Geçmişte eksik bıraktığım şey tek bir büyük fedakârlık değil, her gün gösterilmesi gereken ilgiydi. Bir gece Gülce'nin ateşi yükseldi. Doktorlar enfeksiyon olasılığına karşı hemen müdahale etti. Filiz'le sabaha kadar bekledik. Her açılan kapıda kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. O an elimden gelen tek şeyin beklemek olduğunu kabul etmek, benim için hayatımın en zor sınavıydı. Sabah doktor yanımıza geldiğinde yüzündeki yorgun ifadeden kötü bir haber duyacağımızı sandım. “Tedaviye yanıt alıyoruz,” dedi. “Ama önümüzde hâlâ dikkatli olmamız gereken uzun bir süreç var.” İlk defa belirsizlikten kaçmak istemedim. Filiz'e kahve aldım, Gülce'nin annesini aradım, doktorun verdiği bakım talimatlarını not ettim. Küçük şeylerdi bunlar. Fakat yıllar önce yapamadığım da tam olarak buydu: Yaşadıklarımızı tek başıma çözmeye çalışmak yerine yanımda duran insanlarla paylaşmak. Haftalar sonra Gülce'nin yanına kısa süreliğine girmeme izin verildi. Beni görünce gülümsedi. Elimde ne çiçek ne de büyük bir hediye vardı. Sadece yıllar önce kaybettiğimiz bebeklerimiz için birlikte seçtiğimiz iki küçük hatıra kutusunu getirmiştim. Birinin içinde ilk ultrason fotoğrafı, diğerinde hiç giyilememiş minicik bir patik vardı. “Bunları atamadım,” dedim. “Ama tek başıma bakmaya da cesaret edemedim.” Gülce kutuları uzun süre seyretti. Sonra elini uzattı. “Onları kaybettiğimiz gün birbirimizi de kaybetmek zorunda değildik,” dedi. “Haklısın. Seni dinlemedim. Hastalığını bilmiyordum ama acını biliyordum. Yine de uzaklaştım. Bunun için özür dilerim.” Gözlerimden yaşlar akarken devam ettim: “Sana hemen yeniden evlenelim demeyeceğim. Hatta beni yeniden sevmeni bile istemeye hakkım yok. Sadece, hayatında yerim olmasına izin verirsen bu defa gerçekten yanında durmak istiyorum.” Gülce cevap vermeden önce uzun uzun yüzüme baktı. “Ben de bir daha kendimi görünmez yapmayacağım,” dedi. “Ama önce iyileşmek, sonra birbirimizi yeniden tanımak istiyorum.” Altı ay sonra, kontrollerinin iyi seyrettiği bir gün, deniz kenarındaki küçük bir kafede buluştuk. Artık aynı evde yaşamıyorduk. Haftada bir kez birlikte yas danışmanlığına gidiyor, diğer günlerde de konuşuyorduk. Bazen tartışıyor, bazen geçmişi hatırlayıp ağlıyor, bazen de hiçbir şey olmamış gibi kahkaha atıyorduk. Bu kez susarak değil, konuşarak ilerliyorduk. Gülce çantasından eski ev fotoğrafını çıkardı. Arka yüzündeki cümleyi bana gösterip kalemini uzattı. “Bunun altına bir şey eklemek ister misin?” diye sordu. Bir süre düşündüm. Sonra şunları yazdım: “Ev, kimsenin acısını saklamak zorunda kalmadığı yerdir.” Fotoğrafı masanın ortasına bıraktık. O küçük cümlenin hayatımın geri kalanında vereceğim kararları değiştireceğini o an bilmiyordum. O gün birbirimize hiçbir büyük söz vermedik. Önümüzdeki yılların ne getireceğini bilmiyorduk. Bildiğimiz tek şey, kaybettiklerimizi unutmayacağımız ve artık birbirimizin sessizliğini cevapsız bırakmayacağımızdı. İki ay önce bir hastane koridorunda Gülce'yi tek başına bulduğumu sanmıştım. Oysa asıl gerçek şuydu: Biz yıllar önce, aynı evin içinde yalnız kalmıştık. İkinci şansımız, boşanma kâğıtlarını yok saymak değildi. Birbirimizi bu kez gerçekten duymayı öğrenmekti.