Kayıp Aile Sırrı Ortaya

Kuzey kıyısına yakın bir yerde sürükleniyordu; ne Rüzgar’dan ne de oğlanlardan bir iz vardı, suyun üzerinde yankılanan hiçbir ses yoktu, sadece hafifçe sallanan bir tekne vardı. Can yelekleri hâlâ içindeydi. Sesim kısılana kadar adlarını haykırdım. Kimse cevap vermedi. Arama çalışmaları günlerce sürdü. Rüzgar'ın en yakın arkadaşı Polat her şeyin organize edilmesine yardımcı oldu ve sürekli, "Handan, bunu kabul etmen lazım. Boğuldular," deyip durdu. Can yelekleri hâlâ içindeydi. Açıklama çabucak bulundu: ani bir akıntı, sudaki sert bir dalgalanma, belki de tekne alabora olmuştu. Göl onları yuttu. Herkesin kabullendiği cümle buydu. Ama cansız bedenleri hiçbir zaman geri gelmedi. Ve bu, benim hiçbir zaman kabullenip yaşayamadığım o eksik parçaydı. Rüzgar o sabah beni öptüğünde, her zamanki gibi sakindi; suda tehlikeli riskler alacak bir adamın ses tonu yoktu onda. Sıradan bir yaz sabahındaki bir koca ve bir baba gibi konuşuyordu; sıradanlık, belanın büründüğü en acımasız kılık zaten. Uzun bir süre boyunca, Leyla'yı okula bıraktıktan sonra hep göle sürdüm arabayı. İki elim direksiyonda öylece oturur ve suya bakardım; sanki yeterince dikkatli bakarsam bana cevap vermek zorunda kalacakmış gibi. Bir keresinde, bunu yapmaya başlayalı neredeyse bir yıl olmuşken, arabadan indim ve rüzgara karşı boğazım yanana kadar üçünün de adını haykırdım. Göl onları yuttu. Sonunda gitmeyi bıraktım; içimdeki acıyla barıştığım için değil, o yerin kendisi bana acımasız gelmeye başladığı için. Duvardaki göl fotoğraflarını indirdim; çünkü her köşeyi döndüğümde, düzgünce veda etmeme bile izin verilmeyen o üç insanın güneşli, mutlu hâllerini görmeye dayanamıyordum. Bu sırada hayat akmaya devam etti, ben aynı yerde çakılı kalmış hissetsem bile. Leyla büyüdü. Ailemin o eksik kalan boşluğunun etrafında nasıl bir hayat kuracağımı öğrendim. Okul yemekleri. Ödevler. Futbol çorapları. Kira. Hâlâ yanımda olan çocuk için ayakta kalmanın getirdiği o tüm sıradan işler. Hayatımın geri kalanının böyle geçeceğini düşünmüştüm. Sonra geçen hafta sonu Leyla, eski bir kutunun içinde ilk küçük telefonunu buldu ve o gece yatak odama getirdiği şey, bildiğimi sandığım her şeyin seyrini değiştirdi. Bu sırada hayat akmaya devam etti, ben aynı yerde çakılı kalmış hissetsem bile. Odama geldiğinde akşam yemeği bitmişti. Ben çamaşırları katlıyor, bir yandan da televizyondaki öylesine bir programa bakıyordum. Leyla, elinde küçük pembe bir telefonla kapı eşiğinde durdu. "Bunu dolaptaki eski kutulardan birinde buldum," dedi. "Şarj aleti de içindeydi. Çalışmaz diye düşündüm ama şarj oldu." Leyla'nın gözleri aniden doldu. "Küçükken çektiğim o eski fotoğraflara ve oyunlara bakıyordum, sonra başka bir şey buldum." Çamaşırları bir kenara bıraktım. "Nedir o, canım?" Telefona doğru baktı. "Anne, babam gitmeden önceki gece bana bir video göndermişti ve sana göstermememi istemişti." Çamaşır katlamayı bıraktım ve ona bakakaldım. "Ne videosu?" "Babam gitmeden önceki gece bana bir video göndermişti ve sana göstermememi istemişti." "Altı yaşındaydım anne. Anlamamıştım. Bana aradan 10 yıl geçene kadar bunu sana göstermememi mesajla yazmıştı. Onlar ortadan kaybolduktan sonra telefonun orada olduğunu bile unutmuşum." Leyla sessizce ağlamaya başladı. "Bunu gördüğünde ondan nefret edebileceğini söylemişti." Telefonu bana uzattı. Oynat tuşuna bastım ve o andan sonra artık aynı insan olarak kalamayacağımı biliyordum. Garajda çekilmiş bir videoda Rüzgar'ın yüzü ekranı kapladı. "Handan," dedi kısık bir sesle. "Eğer bunu izliyorsan, aradan yeterince zaman geçmiş ve belki de hayatına devam etmeye başlamışsındır. Özür dilerim. Can ve Mert, onlardan daha fazla saklamaya hakkım olmayan bir şeyi hak ediyorlar ve sen bunu izlediğinde, ben onları çoktan biyolojik annelerine götürmüş olacağım."
Copyright © 2015. All Rights Reserved.