Kızımın cenazesinde damadım
İki yanımda Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nden iki kıdemli müfettiş ve savcılık tarafından görevlendirilmiş bir adli muhasebe uzmanı vardı. Arkamızdan Leyla, Rana ve Eylül yürüyordu. Leyla dimdik ilerliyordu. Göğsüne deri bir dosya bastırmıştı. Gözlerinde korkudan eser yoktu. Yumuşak klasik müzik bir anda kesildi. İki yüz varlıklı düğün davetlisinin uğultusu yok oldu. Yerini boğucu bir sessizlik aldı. Baran’ın kendinden emin gülümsemesi dondu. Şampanya kadehini sağdıcına verdi. Sunağın basamaklarından öfkeyle indi. “Orhan Bey? Bu da ne demek?” Yüzü gerilmişti. “Sizi ve kızları özellikle davet etmedim. Güvenlik! Bunları hemen dışarı çıkarın!” “Bugün güvenlik sana yardım etmeyecek, Baran,” dedim. Sesim salonun yüksek tavanlarında açıkça yankılandı. “Düğününe katılmaya gelmedik.” “Gül’ün bıraktığı son talimatları yerine getirmeye geldik.” Buse öne çıktı. Pahalı duvağı arkasında sürükleniyordu. Yüzü çirkin bir küçümsemeyle gerilmişti. “Zavallı ihtiyar,” dedi. “Nikâh başlamak üzere. Burada hiçbir hukuki hakkın yok.” “Aslında bütün hukuki yetki onda,” dedi başmüfettiş. Öne çıkıp kimliğini gösterdi.“Baran Yalçın, şirket fonlarını zimmete geçirmek, sağlık sistemini dolandırmak ve bakmakla yükümlü olduğu bir kişiyi kimyasal maddelerle tehlikeye atmak suçlarından hakkınızda çıkarılmış yakalama kararını uygulamak için buradayız.” Baran bir adım geriye sendeledi. Nefesi kesildi. “Bu bir yalan. Gül kronik hastalıktan öldü. Sağlık kayıtları gizli!” “Gizliydi, baba,” dedi Leyla. On iki yaşındaki sesi bütün salonu bıçak gibi kesti. Deri dosyayı açıp içinden temiz, onaylı belgeleri çıkardı. “Senin yakmaya çalıştığın defteri dedeme verene kadar.” Sunağın iki yanındaki dev ekranlar, yeni evlilerin romantik fotoğraflarını göstermek için hazırlanmıştı. Ama ekranlarda aniden başka bir video oynatılmaya başladı. Bu sahte değildi. Leyla’nın mor çantasındaki eski telefondan kurtarılan yüksek çözünürlüklü görüntülerdi. Ses, salonun güçlü hoparlörlerinden yükseldi. “İlacını iç, Gül. Doktorlar belirtilerin için dozun değiştirilmesi gerektiğini söyledi.” Baran’ın kayıtlı sesi yumuşak ve ikna edici çıkıyordu. “Bu ilaç başımı döndürüyor, Baran… Düşünemiyorum. Sanki yavaş yavaş yok oluyorum,” dedi Gül’ün zayıf ve titrek sesi. “Bunu sana hastalık düşündürüyor. Şirket fonundaki yetkileri bana devreden belgeleri imzaladıktan sonra rahatça dinlenebilirsin.” Salondan büyük bir şaşkınlık sesi yükseldi. Baran’ın en önemli yatırımcılarından bazıları yerlerinden kalktı. Yüzlerinde derin bir dehşet vardı. “Reçetelerini sistemli biçimde değiştirdin, Baran,” dedim. Sunağın dibine kadar ilerledim. “USB bellekte, çaldığın bir çalışan şifresiyle girdiğin dijital eczane kayıtları vardı.” “Defterde ise gerçek ilaçlarını hangi gün vermediğin tek tek yazılmıştı.” “Onu, mal varlığını sana devreden belgeleri imzalayacak kadar güçsüz bırakmak istedin.” Baran ön sırada oturan hukuk ekibine döndü. “Tarık! Bir şey yap! Bu kayıtlar hukuka aykırı!” Avukatı ayağa kalktı. Müfettişlerin kimliklerine ve adli muhasebe dosyalarına bir kez baktı. Sonra yavaşça tekrar oturdu. Baran’ı tamamen terk etmişti. “65 milyon liralık ödemen konusuna gelince,” dedim. Dudaklarımda soğuk bir gülümseme belirdi. “İki ay önce hevesle imzaladığın velayet sözleşmesinde özel bir geri dönüş maddesi vardı.” “Gül’ün çocukları üzerindeki bütün ebeveynlik ve mali haklarından vazgeçerek aile fonundaki dolandırıcılık koruma hükmünü tetikledin.” “Çekmeye çalıştığın bütün hesaplar resmen Leyla, Rana ve Eylül’e geri döndü.” “Ortada sana yapılacak bir ödeme yok, Baran.” “Tamamen parasızsın.” Buse, Baran’a baktı. Yüzündeki yıkım her şeyi doğruluyordu. İhanete uğramış gibi tiz bir çığlık attı. Duvağını başından çekip yere fırlattı. Sunağı terk ederek yürüyüp gitti. Baran tek başına kaldı. Başmüfettiş öne çıktı. Kemerinden çelik kelepçeleri çıkardı. “Baran Yalçın, gözaltına alınıyorsunuz. Ellerinizi arkanıza koyun.” Kelepçeler bileklerinde kapanırken karşı koymadı. Kızlarına baktı. Mezar başında duran o kibirli adamdan geriye yalnızca korkmuş, gri bir gölge kalmıştı. Leyla gözlerini kaçırmadı. Kız kardeşleriyle omuz omuza duruyordu. Eylül’ün elini sımsıkı tutmuştu. Kendilerini terk eden adamın, beyaz halıyla kaplı koridorda kelepçeli biçimde götürülmesini izlediler. Baran yeni bir başlangıç istemişti. Şimdi onu bekleyen yer cezaeviydi. Polis araçları otelden uzaklaşırken balo salonunun ağır kapıları Yalçın soyadının üzerine sonsuza kadar kapandı. Yumuşak halının üzerinde diz çöktüm. Üç torunumu kollarımın arasına aldım. “Bitti mi, dede?” diye fısıldadı küçük Eylül. Yüzünü omzuma gömmüştü. “Tamamen bitti, güzelim,” dedim. Alnından öptüm. “Gerçek ortaya çıktı.” “Artık güvendesiniz.” “Hadi eve gidelim.” Otelin dışına birlikte çıktık. Çeşme’nin sıcak, altın renkli gün batımı üzerimize vuruyordu. Önümüzde uzun bir yol vardı. İyileşmek zaman alacaktı. Ama Leyla’nın gözlerindeki sarsılmaz güce baktığımda kızımın hatırasının onurlandırıldığını biliyordum. Gül bize yalnızca kaybın acısını bırakmamıştı. Kızlarına geleceklerini geri almaları için gereken silahları da bırakmıştı. Ve sonunda hep birlikte yeniden bir aile olmuştuk.