Oğlum Bana Vurdu
Oytun’un gözlerinde şaşkınlık değil, yakalanmış olmanın öfkesi vardı. “İkiniz de beni anlamıyorsunuz! İş bulmak kolay mı sanıyorsunuz?” “İş bulmanın zor olduğunu biliyorum,” dedim. “Ama yalan söylemek senin seçimin. Dün gece bana vurmak da öyle.” “Beni sinirlendirdin!” “Hayır, Oytun. Öfkeni yönetmek senin sorumluluğun.” Bir an sessizlik oldu. Ardından oğlum üçüncü zarfı kaptı. İçinden evin anahtarının teslimine ve eşyalarının alınmasına ilişkin hazırladığım yazılı bildirim çıktı. Bir avukatla görüşüp yasal süreci başlatacaktım. O zamana kadar evde yalnız kalmayacak, güvenliğimi sağlayacaktım. “Beni sokağa mı atıyorsun?” diye fısıldadı. İçimde bir şey kırıldı. Karşımda hâlâ bir zamanlar yaralı kuşları eve taşıyan çocuk duruyordu. Ama artık o çocuğa duyduğum sevgiyle yetişkin bir adamın davranışlarını birbirine karıştıramazdım. “Bugün burada kalmanı istemiyorum. Baban seninle geçici bir konaklama çözümünü konuşmaya hazır. Ama bunun da kuralları var.” Turgay başını salladı. “Kısa süreliğine bir oda ayarlayabilirim. Bir iş danışmanıyla görüşmene de yardım ederim. Fakat eline nakit para vermeyeceğim.” Oytun acı acı güldü. “Demek bir araya gelip beni evden kovmaya karar verdiniz.” “Bir araya gelip sana daha fazla zarar vermemeye karar verdik,” dedim. “Bana mı?” “Evet. Seni her kurtardığımızda sonuçlarına katlanmaktan biraz daha uzaklaştırdık.” Oğlum masayı itti. Çay bardağı devrildi, beyaz örtünün üzerine koyu bir leke yayıldı. Turgay hemen bana doğru yürüdü. Ben ise geri çekilip kapıya yaklaştım. “Oytun,” dedim, “şimdi dur.” Kendisine baktığımı fark edince yumruğunu sıktı. O an yeniden vurabileceğini düşündüm. Telefonumu cebimden çıkardım. “Bir adım daha atarsan polisi arayacağım.” Bu sözleri daha önce hiç böyle kararlı söylememiştim. Uzun birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Sonunda yumruğunu gevşetti. Sandalyeye çöktü, yüzünü ellerinin arasına aldı. “Ben böyle olmak istemedim,” dedi kısık bir sesle. Kalbim sıkıştı ama yerimden ayrılmadım. “Bunu değiştirebilirsin,” dedim. “Fakat önce yaptığını kabul etmelisin.” Oytun başını kaldırdı. Gözleri doluydu. “Dün gece… Sana vurduğumda kendimden korktum.” “Peki neden suçu bana attın?” “Çünkü kabul edersem nasıl birine dönüştüğümü görmek zorunda kalacaktım.” İlk kez bir bahanenin arkasına saklanmadan konuşuyordu. Yine de bir cümleyle güvenimin geri gelmeyeceğini biliyordum. “Benden hemen affetmemi bekleme,” dedim. Başını öne eğdi. Turgay o sabah onu kendi aracıyla götürdü. Gitmeden önce Oytun koridorda durup çocukluk fotoğrafına baktı. Fotoğrafta yedi yaşındaydı; elinde iyileştirdiğimiz küçük bir serçe tutuyordu. “Anne,” dedi, “o kuşu hatırlıyor musun?” “Hatırlıyorum.” “Uçabildiğinde neden ağlamıştım?” “Çünkü gitmesini istemiyordun.” “Sen de bana bırakmayı öğrenmem gerektiğini söylemiştin.” Boğazım düğümlendi. “Öyle söylemiştim.” “Galiba ikimiz de unuttuk.” Kapı kapandıktan sonra dizlerimin bağı çözüldü. Sandalyeye oturup uzun süre ağladım. O gün ağladığım için zayıf değildim. Dün gece susmuş olmam da güçlü olduğum anlamına gelmiyordu. Sadece artık korkumu inkâr etmiyordum. Öğleden sonra hastaneye gidip darp edildiğimi anlattım ve muayene oldum. Ardından karakola başvurarak yaşananları bildirdim. Gece telefon ettiğim Turgay’ın da bildiklerini açıklamasını istedim. Ne olacağına yasaların karar vermesi gerekiyordu; anneliğimin değil. Eve döndüğümde kapı kilidini değiştirmek için çilingir çağırdım. Sonra mutfakta devrilen sandalyeyi düzelttim. Masayı silerken, kahvaltı hazırlığı sırasında koyduğum ses kayıt cihazı gözüme ilişti. Onu açmamıştım bile. Aslında konuşmanın gizlice kaydedilmesini değil, gerektiğinde kendi hatırladıklarıma tutunabilmeyi istemiştim. Cihazı çekmeceye kaldırdım. Elimde zaten muayene belgesi, mesajlar ve yaşananları bilen insanlar vardı. Necla akşam yanıma geldiğinde iki tabak çorba ısıttı. “Keşke daha önce anlatsaydın,” dedi. “Anlatınca herkes onun kötü bir insan olduğunu düşünür sanıyordum.” “Jale, birinin yaptığı kötülüğü söylemek, o insanı sonsuza kadar kötü ilan etmek değildir.” Bu sözleri uzun süre düşündüm. Oğlumun iyileşmesini istemekle kendimi korumak arasında seçim yapmak zorunda değildim. İkisini de yapabilirdim. Ama aynı evde, aynı korkuyla yaşamaya devam ederek değil. Ertesi hafta iş yerinde çocuk kitaplarını raflara dizerken öğrencilerimden biri yanıma geldi. Küçük bir erkek çocuğuydu. Elindeki kitabın kapağında yuvasından uçmaya hazırlanan bir kuş vardı. “Öğretmenim, annesi onu bırakırsa kuş üzülmez mi?” diye sordu. “Belki biraz üzülür,” dedim, “ama bazen uçmayı öğrenmesi için uzaklaşması gerekir.” Çocuk bir süre düşündü. “Yine de annesi onu sevmeye devam eder, değil mi?” “Eder,” dedim. “Sevgi bazen uzaktan da devam eder.” O gün eve gidince yıllardır tuttuğum küçük defteri buldum. Oytun’un ilk kelimelerini, okul başarılarını, komik sözlerini yazdığım sayfalarla doluydu. Son sayfalarda ise başka bir defter gibi olmuştu: verilmiş paralar, ertelenmiş borçlar, tutulmamış sözler… Bir annenin hatıra defteri yavaş yavaş borç defterine dönüşmüştü. Yeni bir sayfa açıp sadece şunu yazdım: “Bugün kendi evimde korkmadan uyumayı seçtim.” Sonraki haftalar kolay geçmedi. Oytun defalarca aradı. Önce öfkelendi, ardından ağladı, sonra para istedi. Her aramada aynı cevabı verdim: “İhtiyacın olan desteği bulmana yardım ederim ama sana para göndermeyeceğim. Şiddeti de görmezden gelmeyeceğim.” Bir süre sonra düzenli psikolojik destek almaya başladığını öğrendim. Geçici bir depoda işe girmişti. Turgay da onunla ilişkisinde ilk kez net sınırlar koymuştu. İkimiz yeniden evlenmedik, yakın arkadaş da olmadık. Ama çocuğumuzun yalanları yüzünden birbirimizden uzak durmayı bıraktık. Dört ay sonra kapıma bir mektup geldi. Oytun kendi el yazısıyla yazmıştı. “Anne, sen beni para vermediğin için değil, bana hayır dediğinde seni cezalandırabileceğimi sandığım için kaybettim. Bunu artık anlıyorum. Yaptığımı değiştiremem. Özür dilemem de onu silmez. Senden eve dönmeyi istemiyorum. Sadece bir gün bana bakarken korkmamanı istiyorum.” Mektubun sonunda ilk maaşından ayırdığı küçük bir tutarı borcuna karşılık gönderdiğini yazmıştı. Daha önce söz verdiği gibi değil, gerçekten göndermişti. O akşam işlemeli beyaz örtüyü dolaptan çıkardım. Üzerindeki çay lekesi tamamen geçmemişti. Bir süre ona baktım. Sonra örtüyü yeniden katladım. Altı ay sonra Oytun’la ilk kez halka açık bir kafede buluştuk. Oraya tek başıma gitmedim; Necla yakınlarda bekliyordu. Oğlum kilo vermiş, yüzü olgunlaşmıştı. Yanıma yaklaşmadan önce izin istedi. “Sana sarılabilir miyim?” Bir an düşündüm. “Bugün değil,” dedim. Başını salladı. “Tamam anne.” İşte o gün, değişimin ilk gerçek işaretini gördüm. Çünkü ilk kez hayır cevabımı cezalandırmaya çalışmamıştı. Kafenin kapısından çıkarken arkamdan seslendi. “Anne, eskiden ne zaman üzülsem beni kurtarırdın. Bu kez niye kurtarmadın?” Döndüm. Yüzünde öfke yoktu, gerçekten cevabımı bekliyordu. “Çünkü bu kez senden kurtarılması gereken kişi bendim,” dedim. Gözleri doldu. Başını eğdi ama tartışmadı. Otobüs durağına doğru yürürken dönüp bir kez el salladı. Ben de karşılık verdim. Aramızda birkaç metre değil, onarılması gereken yıllar vardı. Bu gerçeği kabul etmek acı veriyordu; yine de ilk defa umudum, onun verdiği büyük sözlere değil, gösterdiği küçük davranışlara dayanıyordu. Bir gün yeniden birbirimize güvenip güvenemeyeceğimizi bilmiyordum. Fakat artık şunu biliyordum: Bir anneyi anne yapan şey her şeyi affetmesi değildir. Bazen en büyük sevgi, korkuya rağmen sınır çizebilmek ve sevdiği insanın kendi davranışlarının sorumluluğunu almasına izin vermektir. Ben oğlumu sevmekten vazgeçmedim. Sadece onu severken kendimden vazgeçmeyi bıraktım.