Oğlumun Hastane Başucunda İki Ay Kalan Kız Arkadaşı

Niçin?” “Çünkü yalnız kalmaktan korktum,” dedi. “Bir de... size gerçeği söylemeye cesaret edemedim. Sanki birden herkes benden hem kazayı atlatmamı, hem hayatımın yönünü değiştirmemi, hem de ayrılığı açıklamamı bekleyecekti.” Oktay sert bir nefes verdi. “Yani iki ay boyunca herkese rol yaptırdın.” Bora hemen karşılık vermedi. Sonra fısıldadı: “İlk başta birkaç gün sandım. Sonra uzadı. Sonra da bunun yanlış olduğunu bildiğim halde devam ettim.” “Tuana neden kabul etti?” diye sordum. Bu soru onu savunmak için değil, acısının boyutunu anlamak için ağzımdan çıkmıştı. Bora ellerine baktı. “Çünkü beni tamamen yalnız bırakırsa kendini suçlu hissedeceğini söyledi. Ayrılmış olsak da on altı yaşımdan beri hayatımdaydı. Kaza sonrası hâlimi görüp arkasını dönemedi. Bir de siz çok kırılmayın diye...” Dizlerim boşalmış gibi yatağın yanındaki sandalyeye oturdum. Bunca zaman Tuana'nın fedakârlığını romantik bir bağlılık sanmıştım. Oysa kız, hem kendi vicdanı hem de bizim beklentimiz arasında sıkışmıştı. O gün akşam Tuana'yı aradım. Önce açmadı. Sonra gece, hastane kafeteryasının kapanmaya yakın saatinde gelmeyi kabul etti. Üzerinde kapüşonlu bir sweatshirt, omzunda artık neredeyse kullanmadığı dans çantası vardı. Yüzü sönmüş gibiydi. “Bora anlattı,” dedim. “Sana bunu yaşattığımız için özür dilerim.”Tuana gözlerini hemen kaçırdı. “Siz bana bir şey yapmadınız.” “Yaptık. Farkında olmadan seni bir role hapsettik.” Bu cümleyle birlikte gözleri doldu. Yavaşça oturdu. “Kazadan sonra ilk gün gidecektim,” dedi. “Ama yoğun bakımda onu öyle görünce yapamadım. Bütün lise yıllarımız, sınav stresleri, ilk gençlik, ilk kavgalar... Hepsi gözümün önünden geçti. Bora'yı hâlâ önemsiyorum. Sadece artık onun sevgilisi gibi devam etmek istemiyordum.” İki ay boyunca neden kaldığını tek tek anlattı. İlk haftalarda Bora ayağa bile kalkamıyordu, ameliyatlardan çıkmıştı, korkuyordu. Ardından fizik tedavi başlamış, o sinirlendikçe sakinleştiren kişi yine Tuana olmuştu. Biz yanında olsak da özellikle akşam saatlerinde odaya girdiğinde Bora'nın çehresi değişiyormuş. Tuana bunu terk etmek gibi hissetmiş. “Ama bedelini ben ödedim,” dedi sonra, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısılarak. “Final provalarının yarısını kaçırdım. Hocalarım önce anlayış gösterdi ama sonra bunun sürdürülemeyeceğini söylediler. Bu dönemki performans notlarım düştü. Yıl sonu gösterisindeki yerimi başka birine verdiler. Mezun olacağım ama derece listesinde aşağı düşebilirim. Bir yaz atölyesi için önüm açıktı, şimdi belirsiz.” O an içime bıçak gibi saplandı. Ben bu genç kadını başımızın üstünde taşıdığımızı sanırken, o hayalini ellerinin arasından kaçırma pahasına bizim aile krizimizi omuzluyormuş. “Bugün niye patladı?” diye sordum yumuşakça. Tuana uzun bir nefes verdi. “Bora yine şunu söyledi: ‘Biraz daha böyle idare et, annem şimdi bunu kaldıramaz.’ Sonra ben de artık yapamayacağımı söyledim. Bana ‘Git o zaman, zaten kalmak zorunda değilsin’ dedi. Sanki iki aydır burada kendi keyfim için kalıyormuşum gibi.”Yerdeki plastik bardak kavganın o anında düşmüştü. Bora öfkeyle yatağın kenarındaki sehpaya vurmuş, bardak yere düşüp yuvarlanmıştı. Tuana da o anda ilk kez yüksek sesle konuşmuştu. Sert konuşmasının sebebi ihanet değil, bitmek bilmeyen bir vicdan borcuna dönüştürülmesiydi. “Beni kötü biri sanmayın diye kalmadım,” dedi. “Onu önemsediğim için kaldım. Ama onun iyileşmesi benim hayatımı askıya almam pahasına olmamalıydı.” “Elbette olmamalıydı,” dedim. Ertesi sabah Oktay'la uzun uzun konuştuk. Kırgındık, şaşkındık ama en çok da sorumluyduk. Oğlumuzun bakımını sevgili rolü yapmaya zorlanan genç bir kadının omzuna bırakmamız doğru değildi. O andan sonra planı değiştirdik. Hastane sosyal hizmet birimiyle, fizik tedavi ekibiyle ve evde bakım düzeniyle ilgili görüşmeler yaptık. Bora'nın rehabilitasyonuna aile olarak biz eşlik edecektik. Gerekirse dönüşümlü izin alacak, profesyonel destek de kullanacaktık. Akşam Bora'ya bunu söyledik. “O bundan sonra buraya gelmek zorunda değil,” dedim net bir sesle. “İsterse ziyaret eder, istemezse etmez. Senin bakımını biz üstleniyoruz.” Bora'nın yüzü gerildi. “Ben öyle demek istemedim.” “Belki istemedin,” dedi Oktay. “Ama yaptığının sonucu bu oldu.”Oğlum ilk kez gerçekten çözüldü. Gözleri doldu. “Onu kullanmak istemedim.” “Yine de kullandın,” dedim. “Ve bunu kabul etmek iyileşmenin bir parçası.” Bir süre sonra Bora, Tuana'yla konuşmak istediğini söyledi. Ben yalnızca tek bir şart koydum: onu geri dönmeye ikna etmeye çalışmayacaktı. Sadece özür dileyecekti. Konuşmaları hastanenin bahçesinde, bankta gerçekleşti. Uzakta durduk, yanlarına gitmedik. Sonradan Tuana bana anlattı. Bora, kazadan önce ilişkiyi bitirdiklerini aileden saklayarak hata yaptığını, kazadan sonra korkusunu onun omzuna yüklediğini kabul etmiş. Tuana da onu tamamen silmek istemediğini, sadece yeniden kendi hayatına dönmesi gerektiğini söylemiş. Barışmadılar. Ama ilk kez dürüst konuştular. Sonraki haftalarda Bora'nın tedavisi sürdü. Ağrılı günleri oldu, moralinin çöktüğü anlar oldu. Motosiklete dönmesinin taşıdığı ciddi riskleri kabullenmek kolay değildi. Bunun bir ceza gibi değil, hayatının değişen gerçeği olduğunu anlaması zaman aldı. Fizik tedavide attığı her adımın öfkesini azaltmadığını ama yönünü değiştirdiğini söylemeye başladı. Tuana ise bölümüne geri döndü. Kaçırdığı dersleri toparlamak için yoğun bir program uyguladı. Bazı fırsatları kaçırmış olsa da hocalarından biri, gösteremediği performansa rağmen disiplini ve geçmiş başarısı sayesinde onu mezuniyet projesinde yeniden değerlendirmeye aldı. Derece meselesi kesin değildi ama artık karar onun emeğine göre şekillenecekti; başkasının hastane odasında geçen gecelerine göre değil.Bir ay sonra Tuana bizi küçük bir yıl sonu sunumuna davet etti. Oktay'la gittik. Tuana sahnede büyük başrolü oynamadı, evet. Ama kısa bir modern dans parçasında yer aldı. Yüzünde, aylardır hastane koridorlarında görmediğim bir kararlılık vardı. Gösteri bitince ona sarıldım. “Bu kez gerçekten olağanüstüydün,” dedim. Gülümsedi. “Bu kez rol yapmadım.” Birkaç hafta sonra Bora taburcu olup evde fizik tedaviye geçti. Bazen sessizleşiyor, bazen Tuana'dan gelen eski bir fotoğrafı görünce durup kalıyordu. İlk aşkını, çocukluk arkadaşını ve yıllarca beraber büyüdüğü insanı kaybetmek kolay değildi. Ama sonunda bunun yalnızca bir kayıp değil, ikisi için de farklı yönlere açılan bir dürüstlük olduğunu kabul etmeye başladı. Bir akşam verandada otururken yanıma geldi. Bastonunu kenara bırakıp ağırca sandalyeye yerleşti. “Anne,” dedi, “sana o kadar çok şeyi söyletmeden yaşattım ki.” “Elinden gelen tek şey buysa artık söylemekle başlayabilirsin,” dedim. Başını salladı. “Ben Tuana'yı sevmedim demiyorum. Hâlâ çok önemsiyorum. Ama sanırım birini çok uzun süre tanıyor olmak, onu yanında tutma hakkı vermiyor.” Bu cümleyi ondan duymam gerekiyordu. Belki bütün bu hikâyede en çok ihtiyacım olan söz buydu. Aylar sonra Tuana mezun oldu. Bora koltuk değneklerinden kurtulmuştu ama dizindeki koruma ve dikkat hâlâ sürüyordu. Törenden önce Tuana bana, “İsterseniz gelmeyin, yanlış anlaşılmasın,” diye mesaj attı. Ben de “Geliriz ama hayatına karışmadan” diye yanıt verdim.Törende uzaktan izledik. Bora gitmedi; bunun onun günü olduğunu ve gölgede bırakmak istemediğini söyledi. Tuana diplomasını alırken ayağa kalkıp alkışladım. O da kalabalığın arasından bizi görüp gülümsedi. O gün eve dönerken içimde garip ama sakin bir hüzün vardı. Hayat bazen, yıllarca aile sandığınız şeyin biçimini değiştiriyordu. Tuana artık oğlumun sevgilisi değildi. Belki bir gün bizim soframıza misafir olarak gelir, belki yıllarca hiç gelmezdi. Ama ona duyduğum sevgi, yalnızca o statüye bağlı değildi. Bora ise yavaş yavaş kendi sorumluluğunu taşıyan bir adama dönüşüyordu. Kazası onu iyi ya da kötü biri yapmadı; sadece kırılganlığını ortaya çıkardı. Tuana'nın yokluğunda iyileşmeyi öğrenmek, onun için gerçek yetişkinliğin başlangıcı oldu. Her ilişki evlilikle sonuçlanmaz, bazen çocukluk aşkları sonsuza kadar sürmez. Ama dürüstlük, gecikmiş olsa bile, herkese yeniden nefes alacak bir alan açar. Bizim ailemizde olan tam da buydu.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.