Ölmeden hemen önce annem bana şehirde yaşayan üç zengin ağabeyim olduğunu söyledi

Ölmeden hemen önce annem bana şehirde yaşayan üç zengin ağabeyim olduğunu söyledi… Ben de pazar çantamı kaptığım gibi otobüse atlayıp onları bulmaya gittim. Ama karakolda isimlerini söylediğim anda polisler bana deliymişim gibi baktılar… çünkü en büyük ağabeyim dev bir holdingin patronu, ortanca ağabeyim ülkenin en ünlü dizi oyuncularından biri, en küçüğü ise milyonlarca takipçisi olan bir yayıncıydı. Annem, hayatının son ayına kadar gerçeği benden sakladı. Yirmi yılı aşkın süredir taşıdığı gerçeği. — Elif… senin üç ağabeyin var. Annemin yatağının yanında oturmuş mandalina soyuyordum. Dışarıda yağmur eski evimizin sac çatısına vuruyordu. İlk başta ateş yüzünden sayıklıyor sandım. Ama elimi öyle sıkı tuttu ki… — Kafam karışmadı kızım. Onlar gerçekten var. Sonra her şeyi anlattı. Bana hamileyken babamın başka bir kadınla ilişkisi olmuş. Babamın ailesi çok zenginmiş. Hem de inanılmaz zengin. Ayrılmak istediklerinde, annemi üç oğlunu babalarının ailesine bırakmaya zorlamışlar. Çünkü annemin ne işi varmış ne de çocuklara bakacak gücü. — Seni yanıma alabildim sadece… çünkü sen kızdın. O aile hep erkek çocuk isterdi. Hayatımda annemi hiç öyle ağlarken görmemiştim. Kanser olduğunu öğrendiğimiz gün bile böyle ağlamamıştı. — Elif… ben öldükten sonra… onları bul. Benden istediği son önemli şey buydu. Annemi toprağa verdikten sonra bütün kıyafetlerimi kırmızı beyaz kareli büyük bir pazar çantasına doldurdum, ağabeylerimin isimlerinin yazılı olduğu kâğıdı aldım ve İstanbul’a gittim. Ama şehre varır varmaz korkunç bir şeyi fark ettim: İstanbul fazlasıyla büyüktü. Çok fazla araba. Çok fazla insan. Çok fazla gürültü. Ben daha kasabamın dışına bile tek başıma doğru düzgün çıkmamıştım. O yüzden aklıma gelen tek şeyi yaptım. Lisede bize hep öğrettikleri şeyi: “Başınız derde girerse polise gidin.” Ben de pazar çantama sarılıp bir karakola girdim. Kimliğimi ve isimlerin yazılı olduğu kâğıdı görevliye uzattım. Polis memuru önce sakindi… ta ki ilk ismi okuyana kadar. Sonra yavaşça bana baktı. İkinci ismi okudu. Ve üçüncüyü. Bir anda herkesin yüz ifadesi değişti. Sanki kayıp bir siyasetçinin kızı olduğumu söylemiştim. — Bu adamlar senin ağabeylerin mi? — diye sordu biri. — Annem öyle söyledi. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra içlerinden biri hemen telefona sarıldı. Hiçbir şey anlamıyordum. Derken kadın polislerden biri yanıma yaklaşıp dikkatlice sordu: — Sen onların kim olduğunu biliyor musun? Başımı salladım. Kadın şaşkınlıktan neredeyse gülecekti. — En büyük ağabeyin Türkiye’nin en büyük holdinglerinden birinin sahibi. Beynimin durduğunu hissettim. — Ya ikinci? — Çok ünlü bir oyuncu. — Üçüncü? — Yayıncı. Milyonlarca takipçisi var. O an kesin yanlış kişiyi bulduklarını düşündüm. Çünkü ben hâlâ haftada iki gün su kesilen küçük bir Anadolu kasabasından geliyordum. Bu insanların benim ailem olması mantıklı değildi. Ama bütün bilgiler uyuşuyordu. Hepsi. Sonunda büyük ağabeyime ulaştıklarını ve beni almaya geleceğini söylediler. Ben de karakolun önünde pazar çantama sarılıp beklemeye başladım. Yanımda başka bir genç daha vardı. Kafası kazınmıştı. Kolları dövmelerle kaplıydı. Tam bela tipiydi. Durup dururken benimle konuşmaya başladı. — Sen de aileni mi bekliyorsun? Başımı salladım. — Ben az önce kavgaya karıştım. Birini hastanelik ettim. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece kibarca gülümsedim. Sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi konuşmaya devam etti. — Ama sorun olmaz. Patron sağlamdır. Birazdan arabayı yollar. Tam o sırada siyah bir Mercedes G-Serisi karakolun önünde durdu. Çocuk gururla sırıtıp: — Gördün mü? Benim araba bu. Dünya para eder, dedi. Sonra benim büyük pazar çantama bakıp hafif küçümseyerek güldü. — Ya sen? Seninkiler neyle gelecek? Dürüstçe cevap verdim: — Bilmiyorum. Ağabeylerimi hayatımda hiç görmedim. Çocuk bana garip baktı. Bir anda bana acımış gibiydi. — İstersen sonra seni bırakırım. Bir kahve içeriz falan. O an bana yürüdüğünü anladım. Tam cevap verecektim ki köşeden başka bir araç döndü. Ve çocuk neredeyse dili tutulmuş gibi kaldı. — Oğlum… yok artık! Limited Rolls-Royce bu! Polisler bile dönüp baktı. Simsiyah araç ağır ağır ilerledi… ve tam önümde durdu. Çocuğun gözleri faltaşı gibi açıldı. — Bu araba servet eder… Ön kapı açıldı. İçinden inanılmaz uzun boylu, aşırı karizmatik ve kusursuz giyinmiş bir adam indi. Telefonundaki fotoğrafa baktıktan sonra gözlerini bana çevirdi. Eski kapüşonluma… Pazar çantama… Yol tozuyla kirlenmiş ayakkabılarıma… Sessizlik iki saniye sürdü. Sonra adam ciddi bir sesle sordu: — Sen Elif Kara mısın? Tam cevap verecektim ki… Arka koltuktan Türkiye’nin en ünlü yayıncılarından biri fırlayıp öyle bir şey bağırdı ki bütün polisler donup kaldı: — Abi! Bu kız gerçekten bizim kız kardeşimizse annem bizi mahveder lan!
Copyright © 2015. All Rights Reserved.