Uçakta Anneme Bağırdı
Kaptan ağır ağır başını eğdi. “O çocuk bendim. Dokuz yaşındaydım. Koltuğun altına sıkışmıştım.” Annem ağlayarak devam etti: “Seni dışarı çıkardığımızda nefes alamıyordun. Kalp masajı yaptım. Gözlerini açtın. Sonra baban içeride başka birinin kaldığını duydu.” Nefesimi tuttum. “Bir kadının yardım çığlığıydı,” dedi annem. “Baban geri döndü. Kadını dışarı çıkardı ama tam arkasından otobüsün içindeki alevler büyüdü. Çıkamadı.” Söyledikleri kulağımda uğuldadı. Babam bir iş kazasında ölmemişti. Başka birini kurtarırken hayatını kaybetmişti. “Peki neden bana söylemedin?” diye sordum. Sesim neredeyse duyulmuyordu. “Çünkü sen o gece de bizimleydin,” dedi annem. “Arabanın arka koltuğunda uyuyordun. Uyandığında babanı aradın. Günlerce ‘Babam niye beni almaya gelmiyor?’ diye sordun. Sonra yangınla ilgili her şeyden korkmaya başladın. Doktor, seni zorlamamamı söyledi. Ben de zaman geçtikçe gerçeği anlatmaya cesaret edemedim.” Gözyaşlarımı silerken içimde öfke ve acı birbirine karışıyordu. Annem beni korumak istemişti ama babamın kim olduğunu öğrenme hakkımı da elimden almıştı. Kaptan bir süre sessiz kaldı. Ardından cebinden küçük, yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Fotoğrafta dokuz yaşlarında bir çocuk, hastane yatağında yatıyordu. Yanında genç bir kadın vardı. Kadın annemdi. “Beni hastaneden taburcu ederlerken çekilmiş,” dedi. “Figen Hanım bana, ‘Bir gün büyüyüp gökyüzüne bakarken korkarsan, seni seven insanların cesaretini hatırla,’ demişti. Ben o sözleri hiç unutmadım. Pilot olmamın nedeni de biraz budur.” Annem fotoğrafa dokundu. “Bunu hâlâ saklıyor musun?” “Her uçuşta yanımda taşırım.” Fotoğrafın kenarı defalarca açılıp kapanmaktan aşınmıştı. Kaptan, annemin o gece hastanede sabaha kadar başucunda oturduğunu anlattı. Bir çocuk için en korkunç şeyin karanlıkta yalnız kalmak olduğunu biliyormuş gibi, eliyle saçlarını okşamış. Alper her uyandığında aynı soruyu sorarmış: “Annem gelecek mi?” Annem de her seferinde “Onu bulmak için uğraşıyorlar,” dermiş. Meğer o sırada Jale başka bir hastanenin yoğun bakımındaymış. “Yıllarca beni sizin kurtardığınızı biliyordum,” dedi Alper. “Ama sizin o gece ne kaybettiğinizi ancak büyüyünce öğrendim.” Annemin omuzları sarsıldı. “Kocam başkasını kurtarmak için geri döndü diye hiçbir zaman pişman olmadım. Sadece onsuz geçen yıllara alışamadım.” Tam o sırada hostes telaşla yanımıza geldi. “Kaptanım, kokpitten sizi çağırıyorlar.” Kaptan hemen doğruldu. “Görevime dönmem gerekiyor. Figen Hanım, inişten sonra lütfen gitmeyin.” Kapıya yönelmişti ki aklımdaki soru dilimden döküldü: “Ama annemin biniş kartında ne yazıyordu?” Hostes kartı bana gösterdi. Alt bölümde küçük harflerle bir hizmet notu basılmıştı: “ÖZEL KARŞILAMA — FİGEN AKSOY — KAPTANA BİLGİ VERİLECEK.” “Bunu kim yazdırdı?” diye sordum. Annem bir an sustu. “Ben.” Şaşkınlığım daha da arttı. “Geçen ay Alper’in adını bir gazetede gördüm,” dedi. “Kazanın yıl dönümüyle ilgili bir haberdi. Onun pilot olduğunu öğrendim. Havayoluna bir mektup gönderdim. Hastalığım ilerlemeden önce yalnızca bir kez kendisini görmek istediğimi yazdım. Onlar da bu uçuş için yardımcı oldular.” “Bana neden söylemedin?” “Çünkü onun beni hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyordum. Seni boşuna umutlandırmak istemedim.” O sırada uçağın hafifçe sarsılmasıyla emniyet kemeri ışıkları yandı. Kaptan kokpite dönmüş, kabinde herkes yerine oturmuştu. Birkaç dakika sonra hoparlörden sesi duyuldu. “Değerli yolcularımız, kısa süreli bir türbülans bölgesinden geçiyoruz. Lütfen kemerlerinizi bağlı tutun.” Annemin eli yeniden elimi aradı. Bu kez sıkıca tuttum. Karşı sıradaki adam bakışlarını kaçırıyordu. Az önceki kibirinden eser kalmamıştı. Önümüzde oturan yaşlı bir kadın ise dönüp anneme mendil uzattı. “Eşiniz çok cesur bir insanmış,” dedi. Annem ağlarken gülümsedi. “Öyleydi. Ama bunu kızımıza söylemek için çok geç kaldım.” “Geç kalmadın,” dedim. “Baba artık yanımızda olmasa da gerçeği şimdi biliyorum.” Yine de içimde cevaplanmamış bir soru vardı: Babamın kurtarmak için geri döndüğü kadın kimdi? Uçak İstanbul’a indiğinde hostes diğer yolcuların çıkmasını beklememizi rica etti. Karşı sıradaki adam ayağa kalkarken önümüzde durdu. “Davranışım için özür dilerim,” dedi. “Hiçbir şey bilmiyordum.” “Bilmeniz gerekmiyordu,” diye cevap verdim. “Nazik davranmak için birinin acısını bilmeniz gerekmez.” Adam başını eğip uzaklaştı. Biraz sonra kaptan geri geldi. Fakat bu defa yalnız değildi. Yanında ellili yaşlarında, koyu mavi paltolu bir kadın bulunuyordu. Kadın annemi görür görmez ağzını kapattı ve gözyaşlarına boğuldu. “Figen...” diye seslendi. “Bunca yıldan sonra...” Annem ayağa kalkmaya çalıştı. “Siz... otobüsteki kadın mısınız?” Kadın başını salladı. “Benim. Adım Jale. Kocanız beni o alevlerin içinden çıkardı.” Kaptan derin bir nefes aldı. “Jale benim annem.” Şimdi her şey yerine oturuyordu. Babam yalnızca küçük Alper’i değil, onun annesini de kurtarmıştı. Bir anneyle oğlunun geleceği uğruna kendi hayatından vazgeçmişti. Jale çantasından sararmış bir zarf çıkardı. “Yıllarca size ulaşmaya çalıştık. Hastanede verdiğiniz eski adres artık kullanılmıyordu. Bunu sakladım. Belki bir gün verebilirim diye.” Zarfın içinden babamın cüzdanından çıkan küçük bir aile fotoğrafı ve arkasına el yazısıyla yazılmış birkaç cümle çıktı. Fotoğrafta annem, babam ve küçücük ben vardık. Babam fotoğrafın arkasına şöyle yazmıştı: “Bir gün kızım büyüdüğünde ona söyleyin: Cesaret korkmamak değildir. Sevdiğin insanları yalnız bırakmamaktır.” Annem bu cümleleri görünce hıçkırdı. Ben fotoğrafı göğsüme bastırdım. Sanki yıllar sonra babam ilk defa benimle konuşmuştu. Kaptan gözlerime baktı. “Babanız olmasaydı bugün ben burada olmayacaktım. Annem de olmayacaktı. Her uçuşumda bunun farkındayım.” Bir an sessiz kaldıktan sonra ekledi: “İzin verirseniz babanızın adını şirketimizin anma programına önermek istiyorum. Bu hikâye unutulmasın.” Annem bana döndü. Kararı birlikte vermemizi bekliyordu. Başımı salladım. “Unutulmasın,” dedim. “Ama sadece nasıl öldüğü değil, nasıl yaşadığı da anlatılsın.” Havalimanından çıktığımızda akşam ışıkları pistin üzerine düşüyordu. Annem yorulmuştu. Koluma girmiş, ağır adımlarla yürüyordu. Hastalığı hâlâ oradaydı; yarınki kontrolü, ilaçları ve belirsiz günleri bizi bekliyordu. Hiçbir mucize bunları bir anda ortadan kaldırmamıştı. Ama uzun zamandır ilk kez yüzünde huzurlu bir ifade vardı. “Bana kızgın mısın?” diye sordu. “Biraz,” dedim dürüstçe. “Keşke gerçeği daha önce anlatsaydın.” “Biliyorum.” “Yine de kalan zamanımızı susarak geçirmek istemiyorum. Bana babamı anlat. Sevdiği yemekleri, nasıl güldüğünü, sana nasıl evlenme teklif ettiğini... Hepsini.” Annem başını omzuma yasladı. “Anlatacağım kızım. Artık hiçbir şeyi saklamayacağım.” Otelimize giderken telefonum çaldı. Arayan kaptan Alper'di. Annemin durumunu sormak ve ertesi günkü hastane kontrolüne ulaşım konusunda yardımcı olup olamayacağını öğrenmek istemişti. Teşekkür edip gerek olmadığını söyledim. Sonra ekledi: “Babanız bir yabancı için hayatını riske attı. Ben de bugün size bir yabancıymışsınız gibi davranamam.” Telefonu kapatınca anneme bu sözleri ilettim. İlk kez gözyaşlarının arasından içtenlikle güldü. “Baban da böyle konuşurdu,” dedi. “İnsanlar birbirine sahip çıktığında dünya biraz daha yaşanır oluyor, derdi.” O gece otel odamızın penceresinden uçakların ışıklarını izledik. Annem babamla ilgili anılarını anlattı; ben ilk kez onun geçmişini bir sırlar yığını olarak değil, büyük bir sevginin hikâyesi olarak dinledim. Yolculuğa çıkarken tek isteğim annemin bulutları yeniden görebilmesiydi. Oysa o uçuşta, babamın yıllardır üzerini örttüğümüz hatırasını da bulmuştuk. Ve artık biliyordum: Bazı insanlar bu dünyadan ayrılır ama bir başkasının hayatında bıraktıkları iyilik, yıllar sonra bile yolunu bulup eve döner.