13 Yaşındaki Oğlum Bisiklet Almak İçin Altı Ay Çalıştı
“Hepsi benim kazandığım para değildi, anne. Şevket abi bazen yardım etmek için para verdi. Lokantadaki birkaç kişi de katkıda bulundu. Ben hepsini sayıp zarflara ayırıyordum. Hangisi kime ait, ne kadarı harcanmış, yazıyordum.” Şevket başını salladı. “Doğru. Fakat bağışları ona teslim etmemiz hataydı. Yardımın yetişkinler tarafından düzenlenmesi gerekirdi. Bunu çok geç fark ettim.” İçimde biriken korku henüz kaybolmamıştı. Çünkü hâlâ cevaplanmamış bir soru vardı. “Cumartesi akşamı neden çamur içindeydin, Tibet? Yüzün neden çizilmişti?” Oğlum ellerini birbirine kenetledi. “Naciye teyzenin evine giden yol dere kenarından geçiyor. O gün yağmur yağmıştı. Mina'nın montunu götürüyordum. Eve daha çabuk ulaşmak için eski patikaya girdim. Ayağım kaydı, çamurlu yamaca düştüm. Bir dala takılınca kolum yırtıldı. Yüzüm de taşlara sürtündü.” “Saatlerce neredeydin?” “Ayağa kalkınca telefonumu bulamadım. Çamura düşmüştü. Uzun süre aradım. Sonra Naciye teyzenin evine uğradım. O da yarama baktı. Geç kaldığımı biliyordum ama seni daha çok korkutmak istemedim.” Sesim yükseldi. “Beni korkutmamak için telefonunu kaybettiğini, yaralandığını ve nerede olduğunu sakladın! Ya dereye düşseydin? Ya o yamaçtan çıkamasaydın?”Tibet'in gözlerinden yaşlar boşandı. “Biliyorum. Yanlış yaptım.” Elimi alnıma götürdüm. Bir an önce ona sarılmak istiyordum ama önce burada neden toplandıklarını öğrenmeliydim. Şevket'e döndüm. “Peki bugün ne oldu? Telefonda neden bağırıyordunuz?” Şevket yüzünü buruşturdu. “Geçen cumartesi nasıl yaralandığını bugün öğrendim. Naciye Hanım beni aramış. Tibet'in her hafta kendilerine tek başına gittiğini, yağmurlu havada düştüğünü söyledi. Ben de ona bundan sonra yardım malzemelerini kendimizin ulaştıracağını anlattım. Tibet'e de artık tek başına hiçbir yere gitmemesini söyledim.” Bir an sustu. “Bugün lokantaya geldiğinde önce normal çalıştı. Sonra çantasını hazırlarken gördüm. İçine yine erzak paketleriyle zarfları koymuştu. Aynı dere yoluna gitmeyi planlıyordu. Çantasını bırakmasını söyledim. Dinlemedi. Kapıya yönelince aşçımız Cemal onu durdurmaya çalıştı. Tibet telaşla geri çekilirken rafın kenarına çarptı. Metal tepsi yere düştü. Telefonda duyduğunuz gürültü oydu.” Tibet burnunu çekti. “Çünkü Naciye teyzenin faturası pazartesiye kadar ödenmeliydi. Beklersem yetişmeyecek sandım.”Şevket yavaşça konuştu. “Ben de bunun için panikledim. Kendine yeniden zarar vereceğinden korktum. Size haber vermeden durduramayacağımı düşündüm.” Oğlumun yüzüne baktım. Karşımda bir suçlu değil, iyilik yapmaya çalışırken taşıyamayacağı kadar büyük bir sorumluluğun altına girmiş çocuk vardı. “Tibet,” dedim, “neden bana anlatmadın?” Bir süre sustu. Sonra gözlerime bakarak hayatım boyunca unutamayacağım bir cevap verdi. “Çünkü sen zaten her gece hesap yapıyordun, anne. Bir gün elektrik faturasına bakarken ağladığını gördüm. Babamın yardım ettiği insanları duyunca sana yeni bir yük getirmek istemedim. Bisiklet için çalışıyormuşum gibi davranırsam merak etmeyeceğini sandım.”Gözlerim doldu. “Peki bisiklet?” Omuzlarını kaldırdı. “İlk başta gerçekten istiyordum. Sonra Mina'nın ayakkabılarının delik olduğunu gördüm. Benim bisikletim olmasa da yürüyebiliyordum. Onun ayakları ise üşüyordu.” Söyleyecek söz bulamadım. Ama ardından Tibet'in elini tutup kendime çektim. “Babanın iyi biri olmasını örnek alman beni gururlandırıyor. Fakat baban yaşasaydı seni karanlıkta dere kenarına tek başına gönderir miydi?” Başını iki yana salladı. “Hayır.” “Öyleyse onun iyiliğini örnek alırken kendini korumayı da öğrenmelisin. Birini kurtarmaya çalışırken başına kötü bir şey gelirse bunun acısını kimse silemez. Yardım istemek yük olmak değildir.” Tibet hıçkırarak bana sarıldı. “Özür dilerim, anne.” Ben de onu sımsıkı kucakladım. “Bir daha benden böyle bir şey saklama. Parayla ilgili bir sorunumuz varsa birlikte çözeriz. Başkasının yardıma ihtiyacı varsa yine birlikte düşünürüz. Ama sen bütün dünyayı tek başına kurtarmak zorunda değilsin.” O gün lokantadan ayrılmadan önce Şevket'le uzun uzun konuştuk. Tibet'in çalışmasının okuluna, sağlığına ve yaşına uygun olup olmadığını yeniden değerlendirecektik. Sıcak su yüzünden kızaran ellerini, işin yorgunluğunu ve on üç yaşında taşıdığı yükü artık görmezden gelemezdim. Şevket de kendini sorumlu hissettiğini söyleyerek özür diledi. Ertesi gün Naciye Hanım'ı görmeye gittik. Bu defa dere kenarındaki patikadan değil, ana caddeden yürüdük. Yanımızda Şevket ve lokantadan Cemal de vardı. Kapıyı açan yaşlı kadın bizi görünce ağlamaya başladı. “Tibet'in annesi siz misiniz?” dedi. Başımı salladım. Kadın ellerimi tuttu. “Eşiniz yıllar önce bize çok yardım etti. O gittikten sonra oğlunuz geldi. Ben çocuğun kendini bu kadar zorladığını bilmiyordum. Bir gün getirdiği poşetleri görünce sordum, ‘Annen biliyor mu?’ dedim. ‘Biliyor,’ dedi. Meğer sizi de üzmemek için benden saklamış.” Tibet başını öne eğdi. Naciye Hanım ona dönerek ekledi: “Evladım, bize getirdiğin şeylerden çok daha değerlisin. Bir daha kendini tehlikeye atmanı istemiyorum.” Mina, odasından çıkıp Tibet'in yanına geldi. On yaşlarında, iki örgülü, mahcup bir kızdı. Elinde eskimiş bir defter tutuyordu. “Bunu senin için yaptım,” dedi. Defterin ilk sayfasında renkli kalemlerle çizilmiş bir bisiklet vardı. Üzerine yeşil harflerle “Teşekkür ederim Tibet abi” yazmıştı. Oğlum çizime uzun uzun baktı.Sonra ilk kez o sabah gülümsedi. Naciye Hanım'ın faturalarını ve diğer ihtiyaçlarını masaya oturup birlikte inceledik. Şevket, mahalledeki birkaç esnafla konuşarak düzenli bir destek oluşturabileceğini söyledi. Ben de sosyal yardımlaşma birimine başvurmaları için Naciye Hanım'a eşlik etmeyi teklif ettim. Birkaç gün içinde uygun destekler hakkında bilgi aldık, gerekli başvuruları yaptık. Toplanan bağışları da yetişkinlerin kontrolünde, kayıtları tutularak ihtiyaçlara ayırdık. Böylece Tibet'in tek başına yüklenmeye çalıştığı sorumluluk paylaşılmış oldu. Aradan iki hafta geçince oğlumla birlikte Çınar Caddesi'nden yürüyorduk. Spor mağazasının önünde durdu. Vitrindeki mat gri bisiklet hâlâ oradaydı. “İstersen içeri girip bakalım,” dedim. Tibet başını salladı. “Anne, önce sana bir şey söyleyebilir miyim?” “Tabii.” “Ben artık bisikleti alırsam kendimi kötü hissedeceğimi sanıyordum. Sanki o parayla başka birine yardım edebilecekken kendime bir şey almak yanlışmış gibi.” Çömelip göz hizasına indim. “Babanın sana öğretmek istediği şey kendi mutluluğundan vazgeçmen değildi, Tibet. İyilik yapmak için hayatını durdurman gerekmiyor. Başkalarına yardım ederken kendi hayallerini de sevebilirsin.”Oğlum vitrine baktı. “Gerçekten mi?” “Gerçekten.” Birlikte içeri girdik. Bisikletin fiyatını yeniden öğrendik. Tibet'in kendisine ait olan, hiç harcamadığı bir miktar parası hâlâ vardı. Ben de aylardır küçük küçük ayırdığım birikimimden kalanını tamamlayabileceğimi söyledim. Önce itiraz etti. “Anne, senin faturaların var.” “Bizim faturalarımız var,” diye düzelttim. “Ve onları nasıl ödeyeceğimizi ben planladım. Senin bütün masraflarımızı düşünerek büyümeni istemiyorum.” O gün bisikleti satın aldık. Fakat en güzel an, Tibet'in bisiklete ilk bindiği an değildi. Üç hafta sonra Naciye Hanım'ın evine birlikte gittiğimizde yaşandı. Tibet yeni bisikletini bahçe kapısına dayadı. Mina heyecanla dışarı koştu. Naciye Hanım bize çay hazırlarken oğlum cebinden küçük bir zarf çıkardı. Bir an kalbim hızlandı. “Tibet?” dedim.Bana gülümseyerek zarfı açtı. İçinden para değil, okulda arkadaşlarıyla hazırladıkları bir resim çıktı. Üzerinde küçük bir ev, çiçekler ve güneş vardı. “Öğretmenimizle konuştum,” dedi. “Sınıfça ihtiyaç sahipleri için bir yardım çalışması yapmak istiyoruz. Bu kez öğretmenimiz ve ailelerimiz ilgilenecek. Ben sadece yardım edeceğim.” Naciye Hanım'ın gözleri doldu. Ben ise oğlumun saçlarını okşadım. O akşam eve dönerken Tibet bisikletini yanımda sürüyordu. Güneş batarken birden durdu. “Anne, babam beni görse gurur duyar mıydı?” Boğazımdaki düğümü güçlükle yuttum. “Duyardı,” dedim. “Ama biliyor musun, en çok neye sevinirdi?” “Neye?” “Artık tek başına her şeyi çözmek zorunda olmadığını öğrenmene.” Tibet bir süre düşündü. Sonra bisikletini bana doğru çevirdi. “Öyleyse bundan sonra bir şey olduğunda önce sana anlatacağım.” “Anlaştık.” Küçük parmağını uzattı. Ben de kendi parmağımla onunkini kenetledim.Üç yıl önce eşimi kaybettiğimde oğlumun çocukluğunu da kaybettiğimizi sanmıştım. Onun sessizliğini olgunluk, kendi ihtiyaçlarını ertelemesini güçlülük zannetmiştim. Oysa bazen çocuklar büyüdükleri için değil, sevdikleri insanları daha fazla üzmemek için güçlü görünmeye çalışıyordu. Eve vardığımızda Tibet bisikletini dikkatle kapının yanına bıraktı. Sonra gelip bana sarıldı. O gece mutfak masasında faturalar yine vardı. Ama bu defa Tibet onları çözmeye çalışmıyordu. Yanımda oturmuş, ertesi gün bisikletiyle hangi parka gideceğini anlatıyordu. Ve ben ilk kez, onun yeniden on üç yaşında bir çocuk gibi konuştuğunu duyduğum için ağladım.