Annemle babam, eşimin ve iki çocuğumun cenazesine katılmadı
“Ne söylemiş?” Teyzem sustu. “Babanın senin adına bazı belgeler hazırlattığını duydum.” Telefonu kapatınca Selim'i aradım. Haberi ve teyzemin sözlerini anlattım. Sesi bir anda ciddileşti. “Kimseye hiçbir şey imzalama. Ve annenlerle konuşursan mutlaka yanımda konuş.” Akşam saat sekize yaklaşırken bahçe kapısının önünde bir araba durdu. Perdeyi araladım. Annem, babam ve Pelin iniyordu. Annemin elinde çiçek, Pelin'in kolunda pahalı bir çanta vardı. Kapı zilini çaldılar. Açmadım. Birkaç dakika sonra babam kapıyı yumruklamaya başladı. “Suna! Aç şu kapıyı! Biz senin aileniz değil miyiz!” O cümleyi duyunca gözümün önüne cenaze sabahı geldi. Yan yana duran üç tabut, bomboş kalan yerler ve babamın sesi... “Bugün kardeşinin doğum günü. Gelemeyiz.” Kapının arkasından cevap verdim: “Cenazede de ailemdiniz. O gün neredeydiniz?” Annemin sesi titredi. “Yavrum, geçmişi konuşarak ne kazanacağız? Biz seni özledik.” “Altı ay boyunca hiç mi özlemediniz?” Bu kez Pelin öne çıktı. “Ablacığım, herkes hata yapabilir. Ayrıca basında çıkan para meselesi yüzünden başına kötü insanlar üşüşebilir. Babam sadece seni korumak istiyor.” “Beni nasıl koruyacakmış?” Babam sabırsızlandı. “Kapıyı aç da konuşalım. Sen böyle şeylerden anlamazsın. O parayı yönetmek için aile içinde bir düzen kurmalıyız.” Sonunda neden geldiklerini açıkça duymuştum. “Anlaşıldı,” dedim. “Kapıyı yalnızca şahitlerin önünde açacağım.” O sırada sokakta ikinci bir araç durdu. Selim arabadan indi. Yanında Şükran teyzem vardı. Önceden haber vermiştim. İkisini içeri aldım; ailem de peşlerinden salona girdi. Annem hemen bana sarılmaya kalktı. Bir adım geri çekildim. Gözleri salondaki fotoğraflara kaydı. Ozan ile çocukların çerçeveleri şöminenin üzerinde yan yana duruyordu. Annem bakışlarını hemen kaçırdı. Babam evrak dolu bir dosyayı sehpanın üzerine koydu. “Bunlar senin iyiliğin için,” dedi. “Tazminatın bir bölümünü güvenli biçimde aile şirketine aktaracağız. Kalanıyla da adına ev alırız. Pelin finans işlerinden anlıyor.” Selim dosyayı eline aldı. Sayfaları sessizce çevirdi. “Burada Suna Hanım'ın parasını yönetme yetkisinin Rauf Bey'e devredilmesi isteniyor,” dedi. “Ayrıca şirketinizin borçlarına karşı teminat önerilmiş.” Babamın yüzü gerildi. “Bunlar teknik ayrıntılar.” “Hayır,” dedim. “Bunlar benim ailemin ölümünden kazanmayı umduğunuz para.” Pelin birden ayağa fırladı. “Böyle konuşamazsın! Biz senin için geldik!” Şükran teyzem ilk kez araya girdi. “Bir defa olsun eliniz boş gelseydiniz belki inanırdık.” Babam ona dönüp bağırmaya başladı ama Selim dosyadan başka bir sayfa çıkardı. “Pelin Hanım, siz Kuzey Lojistik'in halkla ilişkiler danışmanlığını yapan ajansla çalışıyorsunuz, değil mi?” Odadaki hava değişti. Pelin'in yüzü bembeyaz oldu. “Ne ilgisi var?” “Şirketin uzlaşma haberinden önce medya planına ulaşmışsınız. Suna Hanım'ın alacağı tutarı da herkesten önce biliyormuşsunuz.” Pelin cevap vermedi. Babam gözlerini kızına çevirdi. “Sen bana haberin yayımlandığı gün öğrendiğini söyledin.” Pelin'in sesi çatladı. “Evet, dosyayı birkaç gün önce gördüm. Ama aileyi korumak için sustum.” Gözlerim doldu. Acının bir kez daha şekil değiştirdiğini hissediyordum. Meğer onlar yalnızca beni görmezden gelmemişti; birilerinin öğrendiği rakam, evimizdeki üç boş sandalyeden daha değerli hâle gelmişti. “Şimdi hepiniz beni dinleyin,” dedim. Selim'e başımla işaret ettim. Çantasından mühürlü belgeleri çıkardı. “Tazminatın büyük bölümü,” diye başladı, “dün itibarıyla kurulmuş olan Ozan, Masal ve Ege Yaşam Vakfı'na bağışlandı. Devir tamamlandı. Vakıf, trafik kazalarında ailesini kaybeden çocuklara psikolojik ve eğitim desteği sağlayacak. Ayrıca ağır vasıta sürücülerinin çalışma koşullarına ilişkin bağımsız güvenlik projelerini finanse edecek.” Babamın ağzı açık kaldı. “Nasıl yani? Bütün parayı verdin mi?” “Hayatımı satın alacak bir para istemiyorum. Başka evlere aynı acı girmesin istiyorum. Kendi ihtiyaçlarım için yeterli tutarı ayırdım. Kalanı geri alınamayacak şekilde bağışladım.” Annem koltuğa çöktü. Pelin, “Bize danışmadan bunu nasıl yaparsın?” diye bağırdı. “Ben de aynı soruyu altı ay önce sormuştum,” dedim. “Beni yalnız bırakmaya nasıl karar verdiniz? Üç insanı uğurlamamak için birbirinize nasıl danıştınız?” Odadaki sessizlik ağırlaştı. Sonra annem ağlamaya başladı. “Suna, bir hata yaptık.” “Hayır anne. Hata, bir saati karıştırmaktır. Siz bütün bir günü seçtiniz. Benim en karanlık günümde hangi kutlamaya gideceğinizi biliyordunuz.” Babam bir şey söylemek istedi ama bu kez Şükran teyzem kapıyı açtı. “Artık gitme vaktiniz geldi.” Üçü de ağır adımlarla çıktı. Babam son anda geri döndü. “Bizi tamamen hayatından mı sileceksin?” “Bugünlük evet,” dedim. “Bir gün gerçekten özür dilemeyi öğrenirseniz, belki sizi dinlerim. Ama bir daha hiçbiriniz benim adıma karar veremeyeceksiniz.” Kapı kapandığında bacaklarım titriyordu. Selim sessizce ayrıldı. Şükran teyzem mutfağa gidip çay koydu. Ben yıllardır ilk kez Ozan'ın kupasını elime aldım, yıkadım ve içine sıcak çay doldurdum. Ertesi sabah Neriman ve Fikret'le mezarlığa gittik. Masal'ın mezarına pembe bir çiçek, Ege'ninkine küçük mavi bir taş bıraktım. Ozan'ın mezarına ise vakfın kuruluş belgesinin bir kopyasını koyup fısıldadım: “Size verdiğim son söz bu olsun. Başka çocuklar evlerine sağ salim dönsün.” Vakfın kuruluşundan iki hafta sonra savcılıktan gelen telefonla bir kez daha sarsıldım. Şirketin eski sevkiyat müdürü, şoförleri dinlenmeden sefere çıkarmaları için verilen talimatları doğrulamıştı. Soruşturma artık yalnızca direksiyondaki adamla sınırlı değildi; yöneticilerin de sorumluluğu inceleniyordu. İfade vermem istendiğinde korktum. Hastane koridorunu tekrar yaşamak, kimsenin istemeyeceği bir şeydi. Neriman elimi tuttu. “Gidemeyecek gibiysen yanında ben olurum,” dedi. Fikret de sessizce başını salladı. Adliyede konuşurken sesim birkaç kez kesildi. Hâkime çocukların o sabahki krep kavgasını, Ozan'ın önlüğünü anlattım. Sonra kazaya ilişkin öğrendiklerimi, şirketin uzlaşma teklifini ve gizlilik şartını açıkladım. O salondaki herkesin şunu anlamasını istedim: Dosyadaki üç isim yalnızca istatistik değildi. Duruşma çıkışında genç bir kadın yaklaştı. Eşi aynı firmada şoförmüş. Bir süredir işten atılma korkusuyla dinlenme süresi ihlallerini anlatamıyormuş. “Haberi görünce eşim şikâyet dilekçesi verdi,” dedi. “İlk kez eve sağ dönmesinin paradan önemli olduğunu açıkça söyledi.” Kadının sözleri günlerce aklımdan çıkmadı. Benim ailem artık bir sofraya oturamayacaktı. Yine de başka bir evde çocuklar babalarının dönüşünü beklerken, belki bir felaket önlenebilirdi. Bir yıl sonra vakfın desteklediği ilk çocuk grubunun düzenlediği resim sergisine katıldım. Duvara asılmış bir resimde güneşli bir yol, yolun sonunda ev ve pencereden el sallayan üç insan vardı. Altında tek cümle yazıyordu: “Sevdiklerimiz gittiğinde sevgileri gitmez.” Uzun süre o resme baktım. Ağladım, ama bu kez gözyaşlarımın içinde yalnızca kayıp yoktu. Serginin çıkışında küçük bir kız elime mavi bir taş bıraktı. “Bunu bahçede buldum, şans getirir,” dedi. Ege’nin sesini duyar gibi oldum. Taşı avucumda sımsıkı tuttum. O gün anladım ki aile olmak, aynı soyadını taşımak ya da doğum günlerinde yan yana fotoğraf çektirmek değildi. Aile, insanın dünyası yıkıldığında elini bırakmayanlardı. Ben üç canımı geri getirememiştim. Ama onların adlarıyla başkalarının hayatına tutunacak bir dal uzatabilmiştim. Ve bundan sonra yaşayacağım her günü, kaybettiklerime duyduğum sevginin devamı olarak yaşayacaktım.