Bacağında medikal destek olan evsiz bir adam

“Peki aileniz?” Bu soruyla yüzü değişti. “Bir kızım var.” Aras hemen sordu. “Kaç yaşında?” “Sekiz.” “Bizimle yaşıt sayılır.” Barış başını salladı. “Kızım annesiyle İzmir’de. Eski eşimle yıllar önce ayrıldık.” “Sizi biliyor mu?” “Bu durumda olduğumu bilmiyor.” Nedenini sormama gerek kalmadan devam etti. “Babasının sokakta kaldığını öğrenmesini istemedim.” O an Barış’ın küçük sırt çantasına baktım. Bir insanın bütün hayatının tek bir çantaya sığmasının ne kadar korkunç olduğunu düşündüm. Ama hâlâ anlamadığım bir şey vardı. “Ekmek kokusu?” Barış biraz utanarak mutfağı gösterdi. “Un vardı. Biraz maya buldum.” “Ekmek mi yaptınız?” “Evde yiyecek pek yoktu.” Sonra hemen ekledi: “İzinsiz kullandım. Onu da öderim.” İstemeden güldüm. “Nasıl ödeyeceksiniz?” Barış sustu. Soruyu söylediğim anda pişman oldum. Çünkü cevap belliydi. Aras mutfağa koştu. Birkaç saniye sonra elinde küçük, şekli biraz bozuk bir ekmekle döndü. “Anne, çok güzel kokuyor.” O gece Barış’ı dışarı göndermedim. Ama ona bunun yalnızca birkaç günlük olduğunu açıkça söyledim. Ertesi sabah çalıştığım fizik tedavi merkezine gittiğimde aklımda sürekli onun hikâyesi vardı. Öğle arasında merkezimizin yöneticisi olan Figen Hanım’ın odasına girdim. “Bir şey sorabilir miyim?” “Tabii.” “Geçen ay bakım görevlisinin ayrıldığını söylemiştiniz.” “Evet.” “Hâlâ birini arıyor musunuz?” Figen Hanım yüzüme baktı. “Neden?” Barış’tan bahsettim. Her ayrıntıyı değil. Ama elektrik işlerinden anladığını, sakatlığından dolayı ağır iş yapamadığını ve çalışmaya ihtiyacı olduğunu söyledim. Figen Hanım önce kesinlikle istemedi. “Tanımadığın bir adam için kefil mi oluyorsun?” Bu soru beni durdurdu. Çünkü doğruydu. Barış’ı yalnızca iki gündür tanıyordum. Sonunda, “Kefil olmuyorum,” dedim. “Sadece görüşmenizi istiyorum.” Figen Hanım kabul etti. Üç gün sonra Barış merkeze geldi. Üzerinde ikinci el ama temiz bir gömlek vardı. Saçını düzeltmişti. Topallıyordu ama omuzları ilk geceki gibi çökmüş değildi. Görüşme yaklaşık kırk dakika sürdü. Akşam eve geldiğimde Barış mutfak masasında oturuyordu. “Nasıl geçti?” Bana baktı. Sonra gözleri doldu. “Pazartesi başlıyorum.” Aras havaya sıçradı. “İşin oldu!” Barış gülüyordu ama gözlerinden yaşlar akıyordu. Merkezde başlangıçta küçük tamirlerle ilgilenmeye başladı. Gevşeyen dolap kapakları, lambalar, prizler, tekerlekli sandalyelerin küçük arızaları… Üç ay sonra yöneticimiz onu tam zamanlı teknik görevli yaptı. İlk maaşını aldığı gün eve elinde bir çift çocuk botuyla geldi. Kutuyu Aras’a uzattı. Aras şaşkınlıkla bana baktı. “Benim mi?” Barış başını salladı. “Senin.” Kutuyu açtığımda gözlerim doldu. Aylardır alamadığım kışlık botlardı. “Bunu yapmamalıydınız.” Barış bana baktı. “Benim o gece eve girmemi sağlayan oydu.” Aras botlarını hemen ayağına geçirdi. O gece Barış bize ilk kez kızının fotoğrafını gösterdi. Adı İdil’di. Gülümseyen, iki örgülü küçük bir kızdı. “Onu üç yıldır görmedim,” dedi. “Niye?” “Kendimi toparlamadan karşısına çıkmak istemedim.” Masadaki anahtarımı elime aldım. Barış’ın ilk gece bıraktığı anahtardı. Avucuma koyup ona uzattım. “Belki artık hayatınızın kapılarını kapatmayı bırakmanız gerekiyordur.” Barış uzun süre anahtara baktı. O sözün ardından eski eşiyle iletişime geçti. Aylarca kolay olmadı. Önce telefon görüşmeleri başladı. Sonra görüntülü konuşmalar. En sonunda, yaklaşık sekiz ay sonra İdil Ankara’ya geldi. Barış’ın kızına sarıldığı anı hayatım boyunca unutmayacağım. Adamın dizindeki ağrıya rağmen koşmaya çalıştığını gördüm. İdil ona sarılıp sadece, “Baba, neden bu kadar geç kaldın?” diye sordu. Barış cevap veremedi. Sadece kızını daha sıkı tuttu. Aradan iki yıl geçti. Ben hâlâ aynı merkezde çalışıyorum. Barış ise artık teknik bölümün sorumlusu. Kendi küçük evini kiraladı. İdil tatillerde yanına geliyor. Aras’la kardeş gibi oldular. Geçen kış bir akşam marketten dönerken Aras aniden yürümeyi bıraktı. Kalbim bir anlığına hızlandı. Çünkü aynı marketin önündeydik. Duvarın yanında genç bir kadın oturuyordu. Yanında bavulu vardı. Soğuktan titriyordu. Aras ona baktı. Sonra bana döndü. Yüzündeki ifadeyi tanıyordum. “Anne…” Gülümsedim. “Biliyorum.” Ama bu kez ona başka bir şey söyledim. “Önce neye ihtiyacı olduğunu soralım.” Çünkü Barış bana önemli bir şey öğretmişti. İnsanlara yardım etmek, her yabancıyı sorgusuzca hayatımıza almak demek değildi. Bazen yardım bir sıcak yemekti. Bazen doğru kurumu aramaktı. Bazen bir iş görüşmesinin kapısını açmaktı. Bazen de yalnızca bir insanın yüzüne bakıp onu gerçekten görmekti. O gece Barış’a kanepemi verdiğimi yıllarca düşündüm. Ama sonunda gerçeği anladım. Ben ona yalnızca bir gecelik sıcak bir yer vermiştim. O ise o evde, ben işteyken bozulan bir musluğu, eğilmiş bir kapıyı ve neredeyse yangın çıkaracak bir prizi tamir etmişti. Fakat asıl tamir ettiği şey bunların hiçbiri değildi. O gece dokuz yaşındaki oğlum bana, insanlara dışarıdan bakarak onların hikâyesini anlayamayacağımızı öğretmişti. Barış da bana hayatın bazen en büyük iyilikleri hiç beklemediğimiz kapılardan içeri soktuğunu gösterdi. Ve bugün hâlâ giriş kapısını her kapattığımda o ilk geceyi hatırlarım. Eskiden kapanması için bütün gücümle omuz atmam gereken kapı artık tek dokunuşla kapanıyor. Ama bana bıraktığı ders tam tersiydi: Bazı kapıları kapatmak kolaydır. Asıl mesele, doğru zamanda hangisini açmaya cesaret edebildiğimizdir.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.