Yengem, annemin cenazesinden sonra sürekli

Yengem, annemin cenazesinden sonra sürekli bodrumdaki eski derin dondurucuyu isteyip duruyordu — en sonunda bunu neden bu kadar çok istediğini anladım. Annem vefat edeli henüz dört gün olmuştu ki yengem dondurucuyu tekrar sordu. Annemin takılarını değil. Porselen takımlarını değil. Bodrumdaki o eski sandık tipi derin dondurucuyu. "Sakın elden çıkarma," dedi. "Ben alacağım." Neredeyse gülecektim. Alet yirmi yıllıktı ve elli lira bile etmezdi. Ama yengem bunu bana her Allah'ın günü sormaya devam etti. Sonra Cuma gecesi bir mesaj attı: "Ne yaparsan yap, sakın fişini çekme." Şüphelenmeye işte o an başladım. Ertesi sabah eve tek başıma gittim. Dondurucu bodrumda hâlâ uğuldayarak çalışıyordu. İçinde donmuş sebzeler, etler ve çorba kapları vardı. Yengemin bu takıntısına değecek hiçbir şey yoktu. Kapağı tam kapatacakken bir şey dikkatimi çekti. Tabanı olması gerekenden daha yüksek görünüyordu. İçindeki her şeyi yere boşaltıp aşağı doğru bastırdım. Beyaz plastik panel yerinden oynadı. Altında gizli bir bölme vardı. Kalbim güm güm atmaya başladı. Kenarına bir tornavida soktum. "Yapma." Arkamı döndüm. Yengem merdivenlerin dibinde dikiliyordu. Yüzü kireç gibiydi. "Burada olduğumu nereden bildin?" Beni duymamazlıktan geldi. "Lütfen dondurucudan uzaklaş." "Altında ne var?" "Annenin korumamı istediği bir şey." "Kimden?" Yengem bodrum penceresine doğru baktı. Sonra fısıldadı: "Ağabeyinden." Yüzüne bakakaldım. "Benim ağabeyim senin kocan." "Biliyorum." Başka bir soru soramadan, yukarıda dış kapının açıldığını duyduk. Yengem hemen dondurucunun kapağını kapattı. "Buraya geleceğini ona söyledin mi?" "Hayır." Mutfakta ayak sesleri yankılandı. Yengem kolumu yakaladı. Avucuma soğuk bir şey tutuşturdu. Ardından bodrum kapısı yavaşça aralandı... Zaman sanki bir anlığına durdu. Bodrumun rutubetli, soğuk havası birden boğazımı tıktı. Avucumdaki o madeni soğukluğu parmaklarımla hissetmeye çalışırken gözlerim merdivenin tepesinde açılan kapıya kilitlenmişti. Ağabeyim Serhat’ın ağır, kendinden emin adımları tahta basamaklarda gıcırtılar çıkararak aşağı inmeye başladı. Her basamakta yüreğim biraz daha sıkışıyordu. Yengem hemen dondurucunun yanındaki eski ahşap tezgâha yaslandı, yüzündeki o dehşet ifadesini sanki bir maskeyle örter gibi anında sildi. Ama ellerinin titremesini engelleyemiyordu. Serhat merdivenlerin sonuna geldiğinde durdu. Bakışları önce bana, sonra yere saçılmış donmuş et ve sebze poşetlerine, en sonunda da dondurucunun önünde dikilen yengeme kaydı. Yüzünde garip, sorgulayıcı bir tebessüm belirdi. "Burada ne yapıyorsunuz siz?" dedi. Sesi sakin görünmeye çalışıyordu ama altındaki o gergin tonu tanıyordum. Çocukluğumdan beri ağabeyimin bir şeyleri gizlemek istediğinde takındığı o tehlikeli tondu bu. "Hiç," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. "Annemin eşyalarını düzenlemeye başladım. Dondurucunun buzu çözülsün diye içindekileri boşaltıyordum." Serhat gözlerini küçülterek bana baktı. Sonra yengeme döndü. "Senin ne işin var burada, Şule? Evde beni beklemeni söylemiştim." Yengem yutkundu. "Sadece... dondurucuya bakmak istedim. Annem sağlığında onu bana vereceğini söylemişti. Elden çıkarılmadan alayım dedim." "Anladım," dedi Serhat. Yavaş adımlarla dondurucuya doğru yürüdü. Yere saçılan donmuş kaplardan birine ayağının ucuyla vurdu. "Kırk yıllık çöp için birbirinizi mi yiyorsunuz yani? Dışarıdan bağrışmalarınız duyuluyordu." Ağabeyim tam dondurucunun kapağına elini uzattığı anda kalbim ağzıma geldi. Avucumun içindeki nesneyi çaktırmadan cebime kaydırdım. Bu, küçük, eski tip bir çelik anahtardı. Yengemin avucuma tutuşturduğu şey, o gizli bölmenin anahtarıydı. "Serhat," dedi yengem aniden, ağabeyimin dikkatini dağıtmak için. "Aşağısı çok soğuk. Zaten cenazeden beri kimse doğru dürüst uyumadı. Bırak sonra halletsinler, yukarı çıkalım. Sana bir kahve yapayım." Serhat elini dondurucunun kapağında tutmaya devam etti. Bakışları benim cebime kaydı bir an. Bir şeyden şüpheleniyordu ama tam olarak ne olduğundan emin değildi. "Fişini çekmedin değil mi?" diye sordu bana aniden. Cuma gecesi yengemin attığı mesaj aklıma geldi: "Ne yaparsan yap, sakın fişini çekme." "Çekmedim," dedim. "Daha çalışıyor." "Güzel," dedi Serhat, derin bir nefes alarak. "Çekme zaten. Bozulmasın içindekiler." Bakışlarında insana soğuk terler döktüren bir karanlık vardı. "Hadi yukarı çıkalım." Serhat merdivenlere doğru yöneldi. Yengem bana arkasından öyle bir baktı ki, o bakışta hem büyük bir yalvarış hem de dehşet verici bir uyarı vardı. Peşlerinden yukarı çıktım. Mutfakta birkaç dakikalık sahte bir sohbetin ardından ağabeyim, işi olduğunu söyleyerek yengemi de alıp evden ayrıldı. Ama gitmeden önce bana son bir defa bakıp, "Bugünlük bu kadar temizlik yeter, evi kapatıp çık sen de," demeyi ihmal etmedi. Arabalarının sokaktan uzaklaşan sesini duyar duymaz kapıyı kilitledim. Koşarak bodruma geri indim.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.