Kızımın cenazesinde damadım

İki yüzden fazla kişi donup kalmıştı. Onun bilmediği şey ise kızların annelerinin defterini, gizli ses kayıtlarını ve daha sunağa ulaşamadan düğününü mahvedecek son bir zarfı çoktan saklamış olmalarıydı. BÖLÜM 1: YAKLAŞAN FIRTINA “Bu kızların sorumluluğunu kimse almak istemiyorsa pazartesi günü onları Aile ve Sosyal Hizmetler’e teslim edeceğim. Annesi ölmüş çocukları büyütmek için hayatımı harcamayacağım.” Damadım, kızımın tabutunun başında söylemek için bu sözleri seçmişti.Fısıldayarak değil. Gözyaşları içinde değil. Bir zamanlar ömrünün sonuna kadar seveceğine söz verdiği kadının mezarı başında duran yaslı bir eş gibi hiç değil. Bunları yüksek sesle, İzmir’deki mezarlığın ortasında söyledi. Kızım Gül’ün mezarındaki toprak daha yeniydi. Nemli öğleden sonra havasında beyaz zambakların kokusu hâlâ ağır ağır dolaşıyordu. Kızım gömüleli bir saat bile olmamıştı. Yalnızca otuz beş yaşındaydı. İnsanlar daha mezarlıktan ayrılmaya bile başlamamışken Baran, üç kızından sanki yeni hayatına giden yolda karşısına çıkmış birer yükmüş gibi kurtulmaktan söz ediyordu. Göğsümün içinde bir şey kırıldı. Yanımda torunlarım duruyordu. On iki yaşındaki Leyla, annesinin çerçeveli fotoğrafını öyle sıkı tutuyordu ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Dokuz yaşındaki Rana yeni kapatılmış mezara sessizce bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Henüz altı yaşında olan küçük Eylül ise siyah paltoma gömülmüş, bütün bedeniyle titriyordu. Baran yas tutuyor gibi görünmüyordu. Üzerindeki özel dikim gri takım elbise kusursuzdu. Pahalı ayakkabıları çamurlu zemine rağmen parlıyordu. Gömleğinin manşetinin altında lüks bir saat görünüyordu. Yüzünde tek damla gözyaşı yoktu. Telefonu titredi. Ekrana baktı, mesajı okudu ve dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Sanki bir yerlerde, kutlama yapmak için onu bekleyen biri vardı. Doğrudan yüzüne baktım. “Az önce ne dedin sen?” Uzun ve sabırsız bir nefes verdi. Sanki bu günü zorlaştıran kişi benmişim gibi. “Orhan Bey,” dedi sakin bir sesle. “Bunu yapmayın. Gül öldü. Hayatıma devam etmeye hakkım var.” “Peki ya kızların?” Gözleri çocuklara yalnızca bir saniyeliğine kaydı. Sonra elini umursamazca salladı. “Kız arkadaşım, bana saygı bile duymayan üç kız çocuğunu büyütmek istemiyor. Siz onların dedesisiniz. Sizin için o kadar önemlilerse yanınıza alın.” Mezarlığın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Bazı akrabalar gözlerini yere indirdi. Kızımın vaftiz annesi ellerini ağzına kapattı. İmam bile bakışlarını başka tarafa çevirdi. Yaşanan şeye tanıklık etmek istemiyordu. Bir an için Baran’a vurmak istedim. Ağzından başka bir kelime çıkmadan yüzündeki o kendinden emin ifadeyi silmek istedim. Ama sonra küçük bir el benim elime sarıldı. Eylül. Parmaklarımı öyle sıkı tuttu ki öfkem, çok daha ağır bir şeye dönüştü: Kalp kırıklığına. Kızlara baktığımda bir şeylerin yanlış olduğunu hemen hissettim. Leyla ağlamıyordu. Bu, Baran’ın söylediği her şeyden daha çok korkuttu beni. Öfkeli değildi. Babasına kalması için yalvarmıyordu. Yalnızca onu, on iki yaşında hiçbir çocuğun taşıyamayacağı kadar sakin ve okunamaz bir ifadeyle izliyordu. Sonra Rana’ya döndü. Rana da ona baktı. Son olarak ikisi birden küçük Eylül’e göz attı. Üç kız kardeş tek kelime etmeden anlaşmış gibiydi. Ne söz vardı. Ne gözyaşı. Yalnızca tek bir bakış. Midemi düğümleyen bir bakış. O anda onların benim bilmediğim bir şeyi zaten bildiğini anladım. Yanlarına çömeldim. “Benimle geliyorsunuz,” dedim yumuşakça. Baran sessizce güldü. “Harika. Sorunum çözüldü.” Kızlarına veda etmek için sarılmadı. Alınlarından öpmedi. Yanlarında kıyafet, ilaç ya da yatacak bir yer olup olmadığını bile sormadı. Arkasını dönüp mezarlığın kapısında bekleyen beyaz minibüse doğru yürüdü. İçeride, büyük siyah gözlükler takmış genç bir kadın oturuyordu. Baran’ı görünce gülümsedi. Yanına bindi. Minibüs uzaklaştı. Baran bir kez bile arkasına bakmadı. BÖLÜM 2: GECE YARISI İTİRAFIO gece evim acı verecek kadar sessizdi. Çorba ısıttım. Taze ekmek çıkardım. Gül’ün ziyarete geldiğinde kaldığı küçük odayı kızlar için hazırladım. Rana, annesinin büyük gelen bluzlarından birini giyerek uyudu. Eylül ise yorgunluktan gözleri kapanana kadar elimi bırakmadı. Yalnızca Leyla uyumadı. Saatlerce oturma odasının penceresinin yanında oturdu. Karanlığa bakıyor, tek kelime etmiyordu. Gece üçü biraz geçe hafif ayak sesleri duydum. Elimde dokunulmamış bir fincan kahveyle mutfakta tek başıma otururken Leyla sessizce içeri girdi. “Dede…” Sesi fısıltıdan biraz daha yüksekti. Başımı kaldırdım. Göğsüne küçük, mor bir bez çanta bastırıyordu. “Ne oldu, güzelim?” Zorlukla yutkundu. Ardından yüzümdeki bütün kanı çeken o cümleyi söyledi: “Annem sadece hasta olduğu için ölmedi.” Bütün bedenim dondu. Ona baktım. “Ne demek istiyorsun?” Hemen cevap vermedi. Mor çantayı dikkatlice mutfak masasının üzerine koydu. Elleri titriyordu. İpini yavaşça çözdü. İçinden üç şey çıktı: Eski bir cep telefonu. Yıpranmış bir defter. Küçük bir USB bellek. Önce onlara baktı. Sonra gözlerini bana kaldırdı. “Annem bize… başına bir şey gelirse… bunları onu hâlâ seven birine vermemiz gerektiğini söyledi.” Oda tamamen sessizliğe gömüldü. Telefona baktım. Sonra deftere. Ardından USB belleğe. İşte o anda kızımın bize yalnızca anılar bırakmadığını anladım. Gerçeği de bırakmıştı. BÖLÜM 3: KARŞI SALDIRI İki uzun ve acı verici ay boyunca, tükenmiş, çaresiz ve yaşlı bir dede rolünü kusursuz biçimde oynadım. Aile mahkemesine başvurarak Leyla, Rana ve Eylül’ün geçici ve kalıcı velayetini istedim. Baran itiraz etmeye bile çalışmadı. Kendi ifadesiyle “yüklerinden” kurtulduğu için neredeyse mutluydu. Son belgeleri imzalamak üzere soğuk ve ruhsuz bir avukatlık ofisinde buluştuk. Baran pahalı bir takım elbise giymişti. Saatine sabırsızca bakıyordu. Pahalı kalemini çıkarıp velayet haklarından büyük bir keyifle vazgeçti. Masanın karşısından bana gülümsüyordu. Eski hayatından geriye kalan son şeyleri de geride bıraktığına inanıyordu. Yaklaşık 65 milyon liralık miras ödemesinin hesabına geçeceği düşüncesiyle o kadar kibirlenmişti ki avukatlarının, hukuk ekibimin hazırladığı velayet sözleşmesindeki ayrıntıları incelemesine bile gerek görmedi. Tuzak şuydu: Baran bu belgeyi imzalayarak yalnızca çocuklarının velayetinden vazgeçmiyordu. Gül’ün mirasından kızlara düşen pay üzerindeki bütün vasilik, yönetim ve mali denetim haklarını da kalıcı biçimde bırakıyordu. Kızların adına bulunan bütün hesapların dışında kalmıştı. Torunlarımı eve götürdüm. Artık güvendeydiler. Çevremizi koruma altına almıştık. Şimdi karşı saldırı başlayabilirdi. SON BÖLÜM: DAVETSİZ MİSAFİRLER Çeşme’deki lüks bir sahil otelinin büyük balo salonu beyaz orkideler, ipek perdeler ve üst tabakadan insanların fısıltılarıyla doluydu. Baran’ın yeni nişanlısı Buse’yle düğünü, tamamen gösteriş için hazırlanmıştı. Nikâhın hemen ardından Baran’ın hesabına yaklaşık 65 milyon liralık miras payının geçmesi planlanıyordu. Bu para, rahmetli kızımın bıraktığı şirket fonundan gelecekti. Baran parayı hiçbir şarta bağlı olmadan miras aldığını sanıyordu. Sunağın yakınında özel dikim fildişi rengi smokiniyle duruyordu. Elinde şampanya kadehi vardı. Yeni iş ortaklarıyla yüksek sesle gülüyordu. Kızımın hatırasını toprağa gömdüğüne ve çocuklarının yükünden tamamen kurtulduğuna inanıyordu. Tam o sırada balo salonunun ağır çift kapıları açıldı. Merkez koridorda yürümeye başladım. Yüzümde hiçbir ifade yoktu. Üzerimde düğün kıyafeti bulunmuyordu. Kızımın cenazesinde giydiğim koyu gri takım elbiseyi giymiştim.
Copyright © 2015. All Rights Reserved.