Yıllarca kocamın anlattığı her şeye inandım
“Bunların sahte olduğunu mu söylüyorsun?” “Bazıları gerçek raporların değiştirilmiş hâli.” “Doktorlar?” İpek’in yüzü karardı. “Çoğu gerçeği bilmiyor. Babam sürekli doktor değiştiriyordu. Benim yanlarında konuşmama izin vermiyordu. Hep önce kendisi anlatıyordu.” Bir anda yıllardır izlediğim bütün sahneler gözümün önünden geçti. Sorularımı cevaplayan Oktay. İpek konuşmaya çalıştığında araya giren Naciye Hanım. Telefonundaki kısıtlamalar. Postalarının açılması. Kimseyle yalnız bırakılamaması. Bu bir bakım düzeni değildi. Bir hapishaneydi. “Annen?” diye sordum. “Asuman neden seni bırakıp gitti?” İpek’in gözleri doldu. “Gitmedi.” Sanki odadaki hava çekildi. “Ne?” “Annem benim iyileştiğimi öğrendiğinde babamla kavga etti. Yardım kampanyalarını durdurmasını istedi. Beni yanına almak istedi.” “Peki?” “Babam mahkemeye annemin psikolojik sorunları olduğunu söyledi. Benim bakımımı tehlikeye attığını iddia etti. Büyükannem de onun tarafını tuttu.” “Sen gerçeği söylemedin mi?” İpek acı acı güldü. “On dört yaşındaydım. Bana annemi seçersem onu hapse attıracağını söyledi.” O an sandalyeye oturmak zorunda kaldım. “Sonra annemle görüşmeme izin vermedi. Telefonumu değiştirdi. Sosyal medya hesaplarımı kapattı. Bana annemin beni istemediğini söyledi.” “Sen inandın mı?” “İlk başta.” Sesi ilk kez kırıldı. “Sonra geçen yıl eski telefonumda onun gönderdiği e-postaları buldum. Yüzlerce mesaj vardı.” İpek ağlamaya başladı. “Her doğum günümde yazmış. Her hafta beni görmeye çalışmış. Babam hepsini engellemiş.” Yanına gittim. Ona sarıldığım anda kollarını boynuma doladı. Üç yıldır hareketsiz olduğu söylenen o kollar beni öylesine sıkı tuttu ki içimde bir şey parçalandı. “Buradan çıkacağız.” dedim. Birden benden uzaklaştı. “Hayır. Hemen çıkamayız.” “Neden?” “Çünkü babam bizi izliyor.” Başımı kaldırdım. İpek salonun köşesini gösterdi. Duman dedektörüne benzeyen küçük siyah bir cihaz vardı. “Kamera.” Sonra mutfağı işaret etti. Bir tane daha. Koridorda da vardı. Oktay yalnızca kızını kontrol etmiyordu. Evi gözetliyordu. Telefonumu çıkardım. “Polisi arıyorum.” İpek bileğimi tuttu. “Önce annemi ara.” Asuman’ın numarasını ezbere biliyordu. Telefon iki kez çaldı. Bir kadın açtı. “Alo?” “Ben Sedef. Oktay’ın eşiyim.” Uzun bir sessizlik oldu. Sonra kadın yalnızca, “İpek’e bir şey mi oldu?” diye sordu. Telefonu İpek’e uzattım. “Anne?” Karşı taraftan gelen sesi duyamadım. Ama İpek’in yüzünü gördüm. Dizlerinin üzerine çöktü. “Anne, benim.” Sonra ikisi de ağlamaya başladı. Asuman, yıllardır beklediği telefonun sonunda geldiğine inanmakta zorlanıyordu. On dakika sonra elimizdeki bütün belgelerin fotoğraflarını çektim. Bilgisayardaki dosyaları harici belleğe kopyaladım. Ardından polisi aradık. Asuman da avukatıyla birlikte Ankara’ya doğru yola çıktı. Her şey planladığımızdan daha hızlı değişti. Çünkü saat 16.40’ta telefonum çaldı. Oktay’dı. “Sedef, ne yapıyorsunuz?” Sesinde alıştığım sakinlik yoktu. “Hiçbir şey.” “İpek nerede?” “Yanımda.” Sessizlik. Ardından çok düşük bir sesle, “Onu telefona ver.” İpek başını iki yana salladı. “Uyuyor.” dedim. Oktay birkaç saniye konuşmadı. Sonra söylediği cümle kanımı dondurdu. “Yatak odasındaki dolabı neden açtın?” Kameralar. Bizi izlemişti. Telefon kapandı. Beş dakika sonra İpek paniğe kapıldı. “Geri geliyor.” Haklıydı. Düğüne gitmemişti. Havaalanından geri dönüyordu. Polis gelene kadar kapıları kilitledik. Belgeleri çantama koydum. Yaklaşık kırk dakika sonra dışarıdan bir araba sesi duyuldu. Oktay kapıya vurmadı. Anahtarıyla açmaya çalıştı. Sürgü takılıydı. “Sedef!” Kapıya yumruk attı. “Kapıyı aç!” İpek ellerimi tuttu. Titriyordu. O an onun güçlü olduğunu düşünmemin ne kadar yanlış olduğunu anladım. Yürüyebiliyor olması korkmadığı anlamına gelmiyordu. Üç yıldır babasının gölgesinde yaşayan on yedi yaşında bir çocuktu. “İpek!” diye bağırdı Oktay. “Baban geldi!” İpek gözlerini kapadı. Sonra hayatım boyunca unutamayacağım bir şey yaptı. Kapının karşısına geçti. Omuzlarını dikleştirdi. Ve yüksek sesle, “Ben artık senin hasta kızın değilim!” diye bağırdı. Dışarıdaki ses kesildi. Birkaç saniye sonra polis araçlarının sirenleri duyuldu. Oktay kaçmadı. Belki hâlâ herkesi ikna edebileceğini düşünüyordu. Polislere İpek’in zihinsel olarak dengesiz olduğunu söyledi. Benim onun ilaçlarını aksattığımı iddia etti. Fakat bu kez konuşan kendisi değildi. İpek konuştu. Dakikalarca. Üç yıldır söylemesine izin verilmeyen her şeyi anlattı. Dosyalar incelendi. Bilgisayar alındı. Kameraların kayıtlarına el konuldu. Sonraki aylar kolay geçmedi. Soruşturma büyüdükçe Oktay’ın topladığı bağışların bir kısmını kendi borçlarına, arabasına ve yatırımlarına aktardığı ortaya çıktı. Naciye Hanım’ın da gerçeğin en azından bir bölümünü yıllardır bildiği anlaşıldı. Asuman ise yıllar boyunca kızına ulaşmaya çalıştığını belgeledi. Mahkeme İpek’in annesiyle yeniden görüşmesinin önündeki bütün engelleri kaldırdı. İpek on sekiz yaşına bastığında ilk kez hayatıyla ilgili kararları tamamen kendisi vermeye başladı. Tekerlekli sandalyesini hemen atmadı. Bana bunun nedenini aylar sonra açıkladı. “Onu görünce babamı hatırlamıyorum artık.” dedi. “Neyi hatırlıyorsun?” Gülümsedi. “Ondan kalktığım günü.” Bir yıl sonra birlikte eski sandalyeyi bir yardım merkezine götürdük. Kapının önünde İpek son kez durdu. Elini sandalyesinin kolçağına koydu. Sonra bana baktı. “Biliyor musun Sedef, yıllarca herkes benim için ayağa kalkıyordu. Yardım kampanyaları yapıyor, konuşmalar yapıyor, benim adıma kararlar veriyordu.” Başını salladı. “Ama kimse bana gerçekten ne istediğimi sormadı.” “Şimdi ne istiyorsun?” Gülümsedi. Üniversiteye hazırlanıyordu. Annesiyle ilişkisini yeniden kuruyordu. Kendi telefonunu kullanıyor, arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor ve bazen eve geç geldiği için Asuman’la tartışıyordu. Yani sonunda normal bir genç kız gibi yaşayabiliyordu. “Şimdi mi?” dedi. “Kimsenin beni kurtarmasını istemiyorum.” Bir an durdu. “Sadece kendi hayatımı yaşamama izin verilmesini istiyorum.” Onu izlerken sonunda gerçeği anladım. Oktay yıllarca herkese kızını ayakta tutan kişi olduğunu anlatmıştı. Oysa İpek’in ihtiyacı hiçbir zaman onu taşıyacak bir baba değildi. İhtiyacı, ayağa kalktığında onu yeniden oturmaya zorlamayacak biriydi. İpek yardım merkezinin kapısından dışarı çıktı. Güneş yüzüne vurdu. Arkasında üç yıl boyunca oturmak zorunda bırakıldığı sandalye kaldı. Önünde ise nereye çıkacağını henüz bilmediği uzun bir yol vardı. Bu kez kimse ona hangi yöne gitmesi gerektiğini söylemedi. İpek birkaç saniye etrafına baktı. Sonra kendi seçtiği yöne doğru yürümeye başladı. Ve belki de hayatında ilk kez, attığı her adım gerçekten kendisine aitti.