Zengin oğluma acil ameliyatım için 110 bin TL eksiğim olduğunu söyledim
Akşam Efsun geldiğinde beni koltukta otururken buldu. “Baba, neden ağlıyorsun?” “Bazen insan mutluluktan da ağlıyor kızım.” Ona araziyi anlatmadım. Yalnızca verdiği paranın hesabına geri yattığını söyledim. “Nasıl buldun o kadar parayı?” diye şaşırdı. “Eski bir dost yardım etti. Geri kalanını ameliyattan sonra konuşacağız.” Elimi tuttu. Gözlerindeki rahatlama, o gün gördüğüm bütün rakamlardan daha değerliydi. Ameliyatım ertesi gün yapıldı. Beklediğimden uzun sürdü. Uyandığımda boğazım kurumuştu, göğsüm ağrıyordu ve Efsun başucumda oturuyordu. Doktor operasyonun başarılı geçtiğini, birkaç gün dikkatle izlenmem gerektiğini söyledi. Sümay hastaneye ancak akşam uğradı. Çiçek bile getirmemişti. “Geçmiş olsun,” dedi kapıdan. “Sağ ol.” Sonra sandalyeye oturup telefonuna baktı. Beş dakika geçmeden kalktı. “Barın da çok yoğun. Müsait olursa gelir.” Efsun’un yüzü kızardı ama hiçbir şey söylemedi. Dördüncü gün sabahı odanın kapısı sertçe açıldı. Barın içeri girdi. Üzerinde pahalı bir takım elbise vardı; yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. “Baba, sen ne yaptığını sanıyorsun?” Efsun irkildi. “Abiciğim, babam yeni ameliyat oldu!” Barın onu duymadı bile. “Şirkete ihtar göndermişsin! Seksen milyona yakın anlaşmayı bozuyorsun!” “Önce günaydın demeni beklerdim,” dedim. “Bu şaka değil! Ben aylardır yatırımcılarla görüşüyorum.” “O hâlde benim arazim için neden benden izin almadın?” “Çünkü sen bu işlerden anlamıyorsun! Ben olmasam o toprak hâlâ beş para etmezdi.” Kapının yanındaki Vahit öne çıktı. “Öyleyse bazı belgeleri birlikte inceleyelim.” Barın ilk kez onu fark etti. Birden sustu. Vahit masaya eski dosyayı koydu. Önce beş yıl önce imzalanan sözleşmeyi açtı. Arazinin yalnızca bana ait olduğunu gösteren bölümü okudu. Ardından Barın’ın tanıklık imzasını işaret etti. “Bu düzenlemeyi o gün kabul etmişsiniz. Bugün mülkiyet üzerinde hak sahibiymiş gibi davranmanız mümkün değil.” Barın yüzünü buruşturdu. “Ben babamın iyiliği için görüştüm.” Vahit ikinci belgeyi çıkardı. Şirkete gönderilmiş ön mutabakattı. “Peki Turgay Bey’e aitmiş gibi gösterilen bu imzayı açıklayabilir misiniz?” Odadaki sessizlik ağırlaştı. “Sekreterim evrakları hazırladı,” diye mırıldandı Barın. “Kim hazırladıysa hazırlasın, müvekkilim bu belgeyi imzalamadı. Şirkete de durum bildirildi. Gerekirse ilgili mercilere başvuracağız.” Barın bana döndü. “Baba, sana pay verecektim. Her şeyi bu kadar büyütmeye gerek var mı?” “Bana kendi malımdan pay mı verecektin?” Cevap veremedi. Tam o sırada Sümay geldi. Koridorda sesleri duymuş olacak ki doğrudan içeri girdi. “Ne oluyor burada?” Barın aceleyle, “Annem de biliyor, bu satış ailemiz için çok iyi olacaktı,” dedi. Sümay bana baktı. Gözlerinde önce şaşkınlık, sonra hesap yapan bir ifade belirdi. “Demek arazi para ediyor,” diye fısıldadı. “Evet,” dedim. “Ama beş yıl önce borçlarıyla birlikte bana bıraktığınız arazi.” “Biz aileyiz Turgay.” Bu iki kelimeyi duyunca içim acıdı. “Ameliyat param yokken de aileydik, Sümay.” Başını eğdi. Barın ise hâlâ hiddetliydi. “Benim bir geleceğim var! Bu anlaşmaya güvenerek bazı taahhütlerde bulundum. Satış olmazsa ciddi zarar edeceğim.” İlk kez korktuğunu gördüm. Ama korkusu beni kaybetmekten değildi. “Bana telefon ettiğim gece neden yardım etmedin?” diye sordum. “Param bağlıydı.” “Hayır, Barın. Senin önceliklerin başka yerdeydi. Benden para isteyince karşılık beklemeyeceğini düşündüğün için yardım etmedin.” Efsun dayanamadı. “Ben arabamı sattım abi. Babamız yaşayabilsin diye.” Barın ona baktı. “Bunu sana kim söyledi?” “Kimse söylemedi. Kendim karar verdim.” Kızımın sesi titriyordu ama başı dikti. “Sen milyonluk anlaşmanı kaybetmekten korkuyorsun. Ben babamı kaybetmekten korktum.” Barın’ın yüzündeki öfke o anda dağıldı. Bakışlarını yere indirdi. Vahit belgeleri toplayıp çantasına yerleştirdi. Ona biraz zaman vermemizi önerdi. Barın çıkarken kapıda durdu. “Baba… Ben bu kadar ciddi olduğunu anlamadım.” “Anlattım oğlum. Sadece dinlemedin.” Bir hafta sonra taburcu oldum. Araziyi satmak için acele etmedim. Bağımsız değerleme yaptırdım, çevre raporlarını yeniden kontrol ettirdim. Sonunda daha güvenli koşullarla başka bir alıcıyla anlaştım. Satış aylar sonra, bütün hukuki işlemler tamamlanınca gerçekleşti. İlk işim Efsun’a yeni bir araba almak oldu. Sonra onun adına, kendi hayatını kurmasına yetecek bir birikim ayırdım. Kızımın karşılık beklemeden verdiği sevgiyi parayla ödeyemeyeceğimi biliyordum. Yalnızca omuzlarındaki yükü hafifletebilirdim. Sümay’la yıllardır ertelenen ayrılığımızı saygıyla tamamladık. Barın ise usulsüz evrak meselesinde avukatların gözetiminde sorumluluğunu üstlendi; yatırımcıya verdiği sözlerin sonuçlarına kendisi katlandı. Satıştan ayrılan kaynakla, hastane masraflarını karşılayamadığı için tedavisini erteleyen insanlar için küçük bir dayanışma fonu oluşturdum. Adını hiçbir yere yazdırmadım. İlk destek verdiğimiz kişi, ameliyatı ertelenmiş iki çocuk annesi bir kadındı. Hastaneden çıkarken çocuklarının ellerini tutup ağladığını gördüm. Vahit’e, “Demek bu toprağın gerçek kazancı buymuş,” dedim. O da gülümseyerek başını salladı. Efsun bir gün bana üzerinde çamur lekeleri bulunan küçük bir resim getirdi. Öğrencilerinden biri çizmişti. Resimde yaşlı bir adam, yanında genç bir kadın ve arkalarında kocaman bir güneş vardı. Altına titrek harflerle “İyi insanlar birbirini bırakmaz” yazılmıştı. “Bunu niye getirdin?” diye sordum. “Çünkü bazen çocuklar büyüklerin söyleyemediklerini söylüyor,” dedi. O resmi çalışma masamın üzerine astım. Hayatım boyunca dükkânımın duvarında başarı belgeleri, aldığım ihalelerin fotoğrafları, şirket logoları asılmıştı. Hiçbiri o kâğıt kadar içimi ısıtmamıştı. Barın’la aramızdaysa uzun bir sessizlik başladı. İlk günlerde birkaç kez aradı ama konuşmak istemediğimi söyledim. Sonra bana uzun bir mektup yazdı. Yaptığı şeyi iş hayatının alışkanlıklarıyla açıklamaya çalışmıştı. “Her şeyi pazarlık konusu sanmışım,” diyordu. Mektubun sonunda, yıllar önce işim battığında ona kırgınlığımı göstermemek için nasıl çabaladığımı ilk kez anladığını yazmıştı. Mektubu sakladım fakat hemen cevaplamadım. Çünkü bir özrün gerçek olup olmadığını anlamak için sözcüklerden fazlası gerekiyordu. Ben artık oğlumun ne kazanacağını değil, neyi değiştirmeye hazır olduğunu görmek istiyordum. Aylar sonra kapımı çaldı. Elinde hediye yoktu. İlk defa yanında ne avukat ne danışman vardı. “Baba,” dedi, “senden para istemeye gelmedim. Özür dilemeye geldim.” Onu içeri aldım. Affetmek için henüz hazır değildim. Ama konuşmasını dinlemeye hazırdım. Bugün hâlâ düşünüyorum: O gün telefonuma cevap veren oğlum bana 110 bin lira verseydi, belki hayatımızın nasıl değişeceğini hiç öğrenemeyecektik. Efsun ise elinde ne varsa vererek bana sadece ameliyatın değil, gerçek sevginin de kapısını açmıştı. Toprak bir gün değerlenebilir, para kazanılabilir, kaybedilen mallar geri alınabilir. Ama insanın en çaresiz anında yanında duran kişinin değeri hiçbir tapuda, hiçbir banka hesabında yazmaz. Ben bunu elli sekiz yaşında öğrendim. Ve hayatımın geri kalanını, bana gerçekten sahip çıkan insanlara sahip çıkarak yaşamaya karar verdim.